Kayıtlar

2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Hayat Üstüne…

Resim
Hayat, çok uzun sanılan aslında çok kısa; çok kolay sanılan aslında çok zahmetli ve engebeli bir yolculuktur. Ben bu yolculuğun en başlarında, fırtınalara karşı korumasız, çok çekingen, hatta utangaç bir çocuk gibiydim. Hayatın ritmine ayak uydurmakta bocalıyor, kendi gölgemden bile çekiniyordum. Sonra üniversite yılları geldi; o yıllar beni yavaş yavaş olgunlaştırırken özgüvenimi de adım adım büyüttü. Kendi ayaklarımın üzerinde durabildiğimi gördükçe her geçen gün kendine daha çok güvenen, geleceğe umutla bakan biri haline geldim. Ta ki o sert kırılma noktasına, iflas edinceye kadar... Bir anda rüzgar tersine döndü. O darbeden sonra yine o eski çekingen, omuzları çökmüş ve eskisinden çok daha fazla içine kapanık, kabuğuna çekilmiş birine dönüştüm. İnsan bir kez düşmeyegörsün; yeniden ayağa kalkana kadar geçen süre, en ağır sınavı oluyor. Zaman akıp gidiyor... Ve insan, durdurmayı hayal ettiği ama asla gücünün yetmediği o amansız zamanın koynunda beklemenin ne demek olduğunu ezberliy...

Dost

Resim
# DOST Günlerden sıradan bir gündü. Sıradan bir cumartesi… Gerçi onun için pek de sıradan sayılmazdı. Çünkü tam on beş gün sonra ilk defa cebinde **elli lirası** vardı. Bu kez eve tamamen parasız gitmeyecekti. Gerçi cebindeki o elli lira da kendi parası değildi. Her zaman yardım istemeye yüzünün olmadığı, ama zor günlerinde kendisini hiç yalnız bırakmayan arkadaşı Ali'den borç almıştı. Aslında Ali'ye para istemek için gitmemişti. Sadece uğramış, biraz oturup konuşmuştu. Ali ise cebinden parayı çıkarıp zorla eline sıkıştırmıştı. “Al şunu ağabey, lazım olur.” İtiraz etmişti. “Yok Ali, gerek yok…” Ama Ali dinlememişti. “Sen şimdi bunu alma, eve nasıl gideceksin? Al, sonra konuşuruz.” İşte böyleydi Ali. İnsanın istemesine fırsat vermeden yardım edenlerden… Sonuçta cebinde elli lira vardı. Gerçi evde neredeyse her şey bitmişti. Ekmek… Çay… Şeker… Biraz peynir… Belki birkaç parça sebze… Elli lirayla ne kadarını alabilirdi, onu da bilmiyordu. Ama tamamen para...

Yaşamaya çalışmak inatsa, inat da bir murat

Resim
# YAŞAMAYA ÇALIŞMAK İNATSA, İNAT DA BİR MURAT Çok şükür, son yedi yıldır hayatım biraz daha düzenli. İyi bir ailem var. Mutluyum diyebilirim. Gerçi öyle bal damlayan bir hayat da yaşamıyorum. Herkes gibi benim de kendime göre sıkıntılarım, hesaplarım, dertlerim var. Ama babamın yıllar önce söylediği bir söz vardır: **“Hayatta tek derdiniz para olsun.”** Çocukken bu söz bana çok saçma gelirdi. İnsan büyüdükçe anlıyor ki para, hayattaki en önemli şey değil. Sağlık… Huzur… Aile… Güven… Ve geceleri başını yastığa koyduğunda içinin rahat olması… Bunların hiçbirinin fiyatı yok. Ama yine de babamın o sözü, yıllar geçtikçe başka bir anlam kazandı. Çünkü bazı dönemlerde insanın bütün derdi gerçekten para oluyor. --- 2004 yılının sonlarıydı. İşlerim iyice bozulmuştu. Daha fazla borca girmemek için işimi tasfiye etmeye karar verdim. Kolay değildi. Yıllarca emek verdiğiniz bir işin kapısını kapatmak, sadece kepengi indirmek değildir. İnsan biraz da kendi hayatının bir bölümün...

CAĞIRTLAK KEBABINA AMAN DİKKAT!

Resim
# Geçenlerde, fabrikadaki arkadaşlarla akşam bir piknik yapalım dedik. Öyle uzun uzun planlar, programlar yapmadık. “Biraz et alalım, ateşi yakalım, iki lafın belini kıralım.” dedik. Ama iş Antep olunca, “iki şiş” diye başlayan işin nerede biteceğini kimse kestiremez. :))) Ateş yakıldı, mangal hazırlandı. Ve tabii ki Antep’in meşhur **cağırtlak kebabı** sahneye çıktı. Ciğerin kokusu daha mangalın başında insanın iradesini elinden alıyor. Bir tarafta közün üzerinde cızırdayan ciğer... Diğer tarafta sumakla ovulmuş soğan, bol maydanoz, yeşil biber, turp... Yanında da buz gibi ayran... İnsanın aklına diyet falan gelmiyor. Gelmemesi de normal zaten. O akşam tam **beş şiş** yedim. Evet, yanlış okumadınız… **Tam beş şiş!** Normalde iki şiş yiyip kalkmam gerekirken, üçüncü şişte “Son olsun.” dedim. Dördüncü şişte “Ne olacak canım, kırk yılda bir…” diye kendimi kandırdım. Beşinci şişte ise artık vicdan sustu, ciğer konuştu. :))) Ama insan bazen bile bile lades oluyor. Ben d...

Delik Ayakkabı

Resim
Hava kapanmıştı. Gökyüzü, şehrin üzerine ağır ve karanlık bir örtü sermişti. Mesai bitmişti ama gün bitmemişti onun için. Günün bütün yorgunluğu omuzlarında, cebinde birkaç bozukluk, aklında ise tek bir düşünce vardı: **Bir an önce eve gitmeliyim.** Çocuklarının sesi geliyordu aklına. Eşinin kapıyı açtığında yüzünde beliren o sıcak tebessüm... İnsan bazen dünyada sahip olduğu her şeyi tek bir evin içinde bırakır. O ev de onun için öyleydi. Dışarıda ne yaşarsa yaşasın, kapıdan içeri girdiğinde hayatın bütün yükünü bir kenara bırakabileceğine inanıyordu. Yağmur hızlandı. Önce pardösüsünü ıslattı. Sonra saçlarını... Sonra yüzünü... Ama aslında yağmur sadece üzerine yağmıyordu. İçine de işliyordu. Her adımında ayakkabısının içine dolan soğuk suyu hissediyordu. Tabanı çoktan delinmişti. Ayakkabı olmaktan çıkmıştı artık. Yoksulluğun değil belki ama hayatın insanı nasıl yavaş yavaş tükettiğinin sessiz bir kanıtıydı. Bir süre daha yürüdü. Sonra durdu. Bu halde eve kadar g...

Otuzbeş Yıl

Resim
OTUZ BEŞ YIL Bugün evliliğimizin 35. yılı. İnsan 35 yılın nasıl geçtiğini düşününce, aslında geçenin sadece zaman olmadığını anlıyor. Birlikte yaşlanmışız. Gençliğimizi, telaşlarımızı, umutlarımızı, kırgınlıklarımızı, sevinçlerimizi bıraktık yılların içine. Çocuklarımız büyüdü. Biz değiştik. Hayat değişti. Bazı insanlar hayatımıza girdi, bazıları çıktı. Bazıları yanımızda sandık, uzaklaştı. Bazıları hiç ummadığımız anda yanımızda kaldı. Biz kaldık. Her şey güzel olduğu için değil. Bazen güzel olmadığı halde. Evlilik biraz da budur zaten. Sadece iyi günlerde birbirinin elini tutmak değil; hayat ağırlaştığında o eli bırakmamaktır. 35 yıl boyunca birbirimizi her zaman anlamış olmayabiliriz. Her zaman aynı şeyi istememiş, her zaman aynı pencereden bakmamış olabiliriz. Kırıldığımız, sustuğumuz, birbirimize uzak düştüğümüz zamanlar da olmuştur. Ama bütün bunların sonunda yine aynı evin ışığına, aynı sofraya, aynı hayata döndük. Bugün geriye baktığımda şunu anlıyorum: Aşk, gençken ...

Taş Kâğıt Makas — Alice Feeney

Resim
Taş Kâğıt Makas — Alice Feeney Bu kitap bana göre daha karanlık. Çünkü burada mesele yalnızca bir cinayetin çözülmesi değil. Bir evliliğin içinde iki yabancının nasıl yıllarca birlikte yaşayabildiği. Adam ve Amelia'nın ilişkisine baktıkça insan şunu düşünüyor: Bir evlilik ne zaman biter? İnsan evden ayrıldığında mı? Başka birine âşık olduğunda mı? Yalan söylediğinde mi? Yoksa aynı evde yaşamaya devam edip birbirine karşı hiçbir şey hissetmediğinde mi? Kitabın beni en çok rahatsız eden tarafı bu. Çünkü burada sevginin yokluğu kadar güvenin yokluğu da var. İki insan birbirine bakıyor ama birbirini göremiyor. Birbirleriyle konuşuyor ama aslında birbirlerine hiçbir şey söylemiyorlar. Ve mektuplar ortaya çıktıkça anlıyoruz ki bazı evlilikler kavga ederek değil, sessizce çürüyerek bitiyor. Feeney'nin yüz tanıyamama durumunu kullanması da oldukça başarılı. Çünkü bu yalnızca tıbbi bir ayrıntı değil; kitabın sembolü gibi. Bir insanın yüzünü tanıyamamak başka, gerçek yüzü...

Kocamın Karısı — Alice Feeney

Resim
Kocamın Karısı — Alice Feeney Bu kitap bana göre bir cinayet hikâyesinden çok, insanın kendine bile itiraf edemediği taraflarıyla ilgili. Feeney'nin en başarılı yaptığı şey, okura sürekli bir şüphe bırakması. Kim doğru söylüyor, kim yalan söylüyor, kim kurban, kim suçlu? Bir süre sonra bu soruların bile anlamı kalmıyor. Çünkü herkesin bir sırrı var. Ama kitabın zayıf tarafı da burada başlıyor. Bazen yazar, okuru şaşırtmak için karakterlerin psikolojisini ikinci plana atıyor. Olayların gizemini korumak adına bazı davranışlar fazla kurgulanmış hissi veriyor. Yani karakterler zaman zaman gerçekten böyle davranan insanlar olmaktan çıkıp yazarın kurduğu oyunun taşlarına dönüşüyor. Benim için kitabın asıl meselesi cinayet değil: İnsan sevdiği kişiyi ne kadar tanır? Bir insanla aynı yatağı paylaşabilirsin. Yıllarca aynı evde yaşayabilirsin. Onun sesini, yürüyüşünü, alışkanlıklarını ezbere bilebilirsin. Ama zihninin içinde ne olduğunu bilemezsin. Belki de evliliklerin en büyük ya...

Neden Ben?

Resim
Neden Ben? Hayatta bazı anlar vardır. O an yaşadığınız olayın sadece acısını görürsünüz. Öfke duyarsınız, üzülürsünüz ve istemeden de olsa içinizden şu cümle geçer: "Neden ben?" Geçtiğimiz aylarda yaşadığım sel felaketinde ben de tam bunu yaşadım. Sitemizde yaklaşık 200 araç vardı. Bunların yalnızca 20 kadarı zarar gördü. Pert olan araç sayısı ise sadece 5-6 idi. Benim aracım da o araçlardan biriydi. İşin ilginç tarafı, pert olan araçlar içinde piyasa değeri en düşük araçlardan biri benimkiydi. İlk düşündüğüm şey şuydu: "Bunca araç arasından neden benimki?" Oysa o otomobil bizim için sadece bir ulaşım aracı değildi. 2013 model Opel Astra'ydı. Sadece 65.000 kilometredeydi. Boyası yoktu, değişeni yoktu. Yaşına göre neredeyse koleksiyonluk denecek kadar temizdi. Sadece tamponunda birkaç küçük çizik vardı. Onu satmaya kalksak belki 700-750 bin TL civarında bir değeri vardı. Fakat ikinci el piyasasının durgunluğu nedeniyle istediğimiz fiyata kısa sürede s...

Yazmak... İçimizde Biriken Hayatın Sesi

Resim
Yazmak... İçimizde Biriken Hayatın Sesi "Yazmak, aslında hiçbir zaman yazmamış olmayı dilerken yapılan bir eylemdir." — Franz Kafka Bazen düşünüyorum... İnsan neden yazar? Mutlu olduğu için mi? Hayır. Çoğu zaman insan, içinde taşıdığı bir şeyi susturamadığı için yazar. Bazı duygular vardır; anlatmaya kalksan kelimeler yetersiz kalır. Bazı kırgınlıklar vardır; paylaşsan bile kimse tam olarak anlayamaz. Bazı yalnızlıklar vardır; kalabalıkların içinde bile insan kendisiyle baş başa kalır. İşte o zaman kalem devreye girer. Yazmak biraz da kendinle konuşmaktır. Kimseye söyleyemediğin cümleleri kendine itiraf etmektir. Geçmişinle hesaplaşmak, bugünü anlamaya çalışmak, yarına küçük bir umut bırakmaktır. Bazen yazdığın bir cümleden sonra pişman olursun. "Keşke bunu hiç yazmasaydım" dersin. Çünkü yazmak, insanın sakladığı kapıları açar. Gösteremediği yaralarını görünür hale getirir. Güçlü durmaya çalıştığın yerde, aslında ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatır. Am...

Yüzde iki

Resim
# Yüzde İki Ali, fakir bir ailenin çocuğuydu. Her sabah büyük hayallerle okul yolunu tutardı. İçinde bir gün ailesini gururlandıracak, iyi bir insan olacak inancı vardı. Ama matematik dersi başladığında hayalleri kara tahtadaki rakamların arasında kaybolurdu. Öğretmeni anlatırdı. Arkadaşları çözerdi. Ali ise sayılara baktıkça kendini daha yalnız hissederdi. Rakamlar onun için birer sayı değil, aşamadığı bir duvar gibiydi. Bir yıl kaldı. Sonra bir yıl daha... Ve sonunda okul defteri onun için kapandı. Hayat ona bir diploma vermemişti. Ama başka bir okul açmıştı: Hayat okulu... Ali ilk olarak bir inşaatta çalışmaya başladı. Harç taşıdı. Tuğla dizdi. Güneşin altında ter döktü. Kimse onun geçmişte kaç aldığını sormadı. Kimse matematik dersinden kaldığını önemsemedi. Hayat sadece şunu sordu: "Çalışacak mısın?" Ali çalıştı. Öğrendi. Sabretti. Yıllar içinde amelelikten ustalığa, ustalıktan taşeronluğa, taşeronluktan müteahhitliğe uzanan zorlu bir yol yürüdü....

Haksızlığa Karşı Bir Selam...

Resim
Askerliğimi yaptığım günlerdi. Yine bir cumartesi nöbet listesine göz attım. Ertesi gün için bir kez daha Subay Orduevi Nöbetçi Subaylığı bana yazılmıştı. Saydım; o ay tuttuğum cumartesi ve pazar nöbetlerinin sayısı tam yediye ulaşmıştı. İçimde biriken öfke bir anda kabardı. Nöbet listesini elime alıp hızlı adımlarla Orduevi Komutanı Albayın odasına yöneldim. Kapıyı çaldım. — Gir! İçeri girdim, selamımı verdim. — Komutanım, bir hususu arz etmek istiyorum. Elimdeki listeyi göstererek, nöbet dağılımında bana haksızlık yapıldığını, diğer asteğmenlere göre çok daha fazla nöbet tuttuğumu anlattım. Sözlerim bitince Albayın yüzüne baktım. Belki bir yanlışlık olmuştur, belki de düzeltilir diye düşünüyordum. Ama beklediğim olmadı. Yüzünde en ufak bir şaşkınlık ya da anlayış ifadesi yoktu. Omuzlarını hafifçe silkti. — Askerlikte bunlar olur evladım, der gibi bir tavır sergiledi. Canım daha da sıkılmıştı. Öfke içinde Kolordu Karargâhı'nda görev yapan Kantin Başkanımız Vural Albay...

Çayı Soğutan Düşünceler

Resim
Yazı yazan insanlar iyi bilir; bazen bir bardak çay, insanın iç dünyasının sessiz şahidi olur. Demli bir çay koyarsınız önünüze. İlk yudumu almak istersiniz ama bir cümle gelir aklınıza. Ardından bir başka cümle… Sonra bir anı… Sonra yıllardır unuttuğunuzu sandığınız bir yüz, bir ses, bir ayrılık… Bir bakmışsınız, çayın buharı çoktan çekilmiş. İnsan neden bir bardak çayı soğutacak kadar düşünür? Çünkü bazı kelimelerin yükü ağırdır. Her cümle, yaşanmış bir ömrün içinden süzülüp gelir. Yazarken sadece bir hikâye anlatmayız; biraz kendimizi, biraz kırgınlıklarımızı, biraz da yeniden ayağa kalkma mücadelemizi yazarız. Okuyucu için birkaç dakikalık bir yazıdır belki. Bir çay molasında okunur, sonra hayatın telaşı içinde başka sayfalara geçilir. Ama yazar için öyle değildir. O yazının içinde uykusuz geceler vardır. Verilmiş mücadeleler, gizlenmiş gözyaşları, söylenememiş sözler vardır. Bazen bir paragrafın arkasında yıllarca taşınmış bir acı, bazen de küçücük bir mutluluk saklıdır. ...

Bir Takdir Belgesinden Fazlası...

Resim
. Askerliğimi yaparken rütbem asteğmendi. Görev yerim ise 5. Kolordu Merkez Kantini'nin muhasebesiydi. Henüz hayatın başında, üniversiteden yeni çıkmış genç bir maliyeci olarak kendimi bir anda büyük bir sorumluluğun içinde bulmuştum. Kantin Başkanımız Vural Albay, aynı zamanda Kolordu Karargâhı'nda görevliydi. Bu nedenle çoğu zaman başkan vekilliği görevi de bana kalıyordu. Bir yandan kantinin muhasebesini yürütüyor, bir yandan da idari işleri takip ediyordum. Bir süre sonra Kolordu Komutanı'nın bana duyduğu güven daha da arttı. Öyle ki, Marmara Askerî Kampı'nın muhasebesi de bana verildi. Artık iki ayrı birimin hesaplarını tutuyor, aylık bilançolarını ve kâr-zarar tablolarını hazırlıyordum. Bugün dönüp baktığımda kendi kendime hep şunu söylüyorum: "Bir insanın tek başına altından kalkabileceği işler vardır; bir de ancak iyi bir ekiple başarabileceği işler..." Ben şanslıydım. Çünkü yanımda işini seven, sorumluluk sahibi, birbirine güvenen mükemmel bir ekip v...

Bir Sonraki Adım

Resim
Altı ay oldu. Takvime bakınca kısa geliyor insana. Sadece altı yaprak düşmüş gibi... Ama işsiz geçen altı ay, normal zamanla ölçülmüyor. İlk günlerde insan umutlu oluyor. Telefon çalacak sanıyor. Gönderdiği özgeçmişlerin bir yerlerde karşılık bulacağını düşünüyor. Sabahları daha hızlı kalkıyor. Tıraşını oluyor. Ütülü gömleğini gitiyor. Çünkü içinde hâlâ yarınlara dair bir inanç taşıyor. Sonra günler geçiyor. Telefon daha az çalıyor. Sorular çoğalıyor. "Bir gelişme var mı?" "Bir haber çıktı mı?" "Ne oldu o görüşme?" Bir süre sonra cevap vermek zor geliyor. Çünkü anlatacak yeni bir şey kalmıyor. İnsan sadece bekliyor. Beklemek... Belki de hayatın en ağır yüklerinden biri. Çalışırken yorulduğumu sanırdım. Meğer insanı asıl yoran çalışmak değil, beklemekmiş. Beklerken düşünüyorsun. Düşündükçe geçmiş geliyor. Kaçırılan fırsatlar geliyor. Yapılan hatalar geliyor. Keşkeler geliyor. Gece uzuyor. bazen bitmiyor, Sabah geç geliyor. Ve bir gün...

Altı ay da doldu

Resim
Altı ay... Kâğıt üzerinde iki kelime. Yaşayan için ise bitmek bilmeyen bir bekleyiş. İnsan işsiz kalınca sadece gelirini kaybetmiyor. Önce telefonun sesini kaybediyor. Sonra sabahları kalkmak için duyduğu heyecanı. Ardından yavaş yavaş kendine olan inancını... Bir zamanlar aranan, danışılan, fikri sorulan biriyken, bir anda kimsenin aramadığı birine dönüşüyor. En acısı da bu. Yıllarını veriyorsun. Gençliğini veriyorsun. Sağlığından veriyorsun. Ailene daha iyi bir hayat kurabilmek için uykularından veriyorsun. Sonra bir gün anlıyorsun ki iş dünyasının hafızası yok. Dün alkışlanan insan, bugün unutulmuş bir dosya gibi bir kenara bırakılabiliyor. Altı aydır her sabah aynı umutla bilgisayarın başına oturuyorum. Her başvuruda kendimden bir parça gönderiyorum. Her sessizlikte biraz daha eksiliyorum. Kimse söylemiyor ama işsizlik insanın onuruyla da mücadele etmesidir. Bankadaki rakamlarla değil, aynadaki yüzüyle savaşmasıdır. Bazı geceler uyku tutmuyor. Tavanı seyrediyorsun. Saatin tik takl...

Selden Sonra

Resim
Yazlık, benim için huzurun adresiydi. Şehrin gürültüsünden uzaklaştığım, sabah kahvemi kuş sesleriyle içtiğim, geleceğe dair küçük hayaller kurduğum bir sığınaktı. O gün de sıradan başlamıştı. Gökyüzü kapalıydı ama kim bilebilirdi ki birkaç saat sonra hayatın akışı değişecekti. Önce yağmur hızlandı. Sonra yollar dereye dönüştü. Ardından suyun uğultusu duyulmaya başladı. İnsan bazen doğanın gücü karşısında ne kadar küçük olduğunu bir anda anlıyor. Dakikalar içinde yükselen sular, yılların emeğini, birikimini ve hatıralarını önüne katıp götürüyordu. En acısı ise arabamı seyretmekti. Yıllardır kullandığım, beni sevdiklerime götüren, nice yol arkadaşlığı yapan aracım suyun içinde sürüklenmeye başladı. Direksiyonunda değildim ama sanki ben de onunla birlikte sürükleniyordum. Bir süre sonra araç gözden kayboldu. Sonra haber geldi: "Pert olmuş." İki kelime... Ama bazen iki kelime insanın içine bir kaya gibi oturabiliyor. O gece uyuyamadım. Sonraki gece de... Gözlerimi...

Kahve Soğumadan...

Resim
İnsan neden yazar? Gerçekten anlatacak çok şeyi olduğu için mi? Yoksa içinde susturamadığı bir uğultu bulunduğu için mi? Sanırım çoğumuz ikinci sebepten yazıyoruz. Çünkü insanın içi bazen kalabalık olur. Kimse görmez ama içeride sürekli konuşan bir geçmiş vardır. Yarım kalmış cümleler… Geç kalınmış özürler… Söylenememiş kırgınlıklar… Yazı biraz da bunun içindir işte. Hayatın içinde yüksek sesle söylenemeyen ne varsa, kâğıda sessizce bırakılır. Bazıları yazmayı üretmek sanır. Oysa yazmak çoğu zaman saklanmaktır. İnsan kalabalığın içinde güçlü görünür, ama gece herkes uyuduktan sonra bir cümlenin içine sığınır. Bir kahve yapılır. Masaya oturulur. “Bu gece içimde ne varsa dökeceğim,” denir. Sonra saat ilerler. Kelimeler önce cesur gelir, ardından yorulur. İnsan bazen en doğru cümleyi tam yazacakken durur. Çünkü bazı gerçekler, insanın kendi gözünün içine bile ağır gelir. Ve tam o anda kahve soğumuştur. Hayatın garip tarafı da budur zaten… En sıcak duygularımızı anlatmaya çalışırk...

Kusursuzluğun Görünmez Çatlağı

Resim
Eskiden dükkânın kepengi ağır gelirdi, paslı metalin çıkardığı o dirençli ses içimi ısıtırdı. Şimdi akıllı sistemler, raporlar ve pürüzsüz işleyen süreçler arasında, kepenkler sanki kendiliğinden kalkıyor. Ama her şeyin bu kadar kolaylaştığı yerde, insan neden daha fazla yoruluyor? Göz kararı kahvenin tadı ile dijital terazinin hassas ölçüsü arasındaki o uçurum, aslında hayatın kendisidir. Gallup raporlarına baksanız, insanların işlerine neden bağlanmadığını yüzdelerle anlatırlar. Rakamlar soğuktur, mesafelidir. Onlar dükkândaki o derin sessizliği "sorunsuzluk" olarak kaydeder. Oysa kimseden ses çıkmaması, her şeyin yolunda olduğu anlamına gelmez; bazen herkesin o dükkândan ruhen çoktan çıktığı anlamına gelir. Mükemmellik, içinde insan nefesi barındırmayan bir cam fanus gibidir. İçerisi tertemizdir ama yaşanmaz. Bir hikâye yazarsınız, "daha iyi olsun" diye başkaları dokunur, düzeltir; sonunda ortaya çıkan metin hatasızdır ama size yabancıdır. Çünkü o metnin içindek...

Yarının yalanı

Resim
“Bugün 26 Nisan 2026. Ve ben hâlâ ‘yarın’ kelimesinin edebiyattaki en büyük yalan olduğuna inanıyorum.” – Franz Kafka (atıf/kurgusal) Yarın… İnsanın kendine attığı en şık kazıktır. Herkesin cebinde bir “yarın” vardır. Temiz, ütülü, kusursuz… Hiç kirlenmemiş. Çünkü hiç kullanılmamıştır. Bugün yapamadıklarımızı yarına devrederiz. Sorumlulukları, yüzleşmeleri, hatta sevmeyi bile… Sanki zaman bir banka ve yarın diye bir hesabımız varmış gibi. Oysa hayat nakit çalışır. Ve kasada sadece “bugün” vardır. Yarın dediğimiz şey çoğu zaman korkunun makyajlı halidir. “Hazır değilim” demenin daha kibar bir yolu. “Cesaretim yok” itirafının edebi versiyonu. Ve acı gerçek şu: Yarın gelmez. Gelen şey hep bugündür. Ama biz ona her seferinde başka bir isim takarız. Sonra bir bakarsın… Ertelediğin hayat, yaşamadan eskimiş. — Mozsarac

Yetişkin Çelişkisi

Resim
"23 Nisan çocuk bayramıysa, 24 Nisan'da neden yetişkinler ağlıyor?" – George Carlin Bir gün önce sokaklar bayrakla süslenir, çocuklar şiir okur, yüzlerde sebepsiz bir gülümseme dolaşır. Sanki hayat, bütün ağırlığını bir günlüğüne askıya almış gibidir. Çocuklar konuşur, büyükler dinler. Gelecek, ilk kez bu kadar masum görünür. Ama takvim yaprakları yerinde durmaz. Ertesi gün… sesler kısılır. Aynı insanlar bu kez daha az konuşur, daha çok düşünür. Çünkü çocukların bayramı, yetişkinlerin hafızasına çarpar. Ve hafıza dediğimiz şey, çoğu zaman kutlanacak değil, taşınacak bir yüktür. Belki de mesele şudur: Çocuklar henüz hatırlamaz. Yetişkinler ise unutamaz. Bir gün umutla kurulan cümleler, ertesi gün geçmişin gölgesine düşer. Ve insan anlar ki; takvim sadece günleri değil, duyguları da değiştirir. Çocuklar geleceğe bakar. Yetişkinler geçmişe. Ve bazen, aynı ülkede… biri gülerken diğeri ağlar.

Öylesine bir kadın

Resim
“Bana öyle bir kadın bulun ki tüm dünyamı onun ayaklarına serebileyim.” dedim. Buldum. Ama o… dünyamı ayaklarının altına istemedi. Benimle, sadece benimle paylaşmak istedi. Sadece yanımda olmak istedi. İşte o an anladım: Ben sevginin yanlış tarifini ezberlemişim. Ben, vermeyi büyüklük sanmışım. O ise birlikte olmayı yeter görüyordu. Ben dünyamı önüne sermeye hazırlanırken, o elimi tuttu. “Yanıma gel,” dedi. Ne önümdeydi, ne arkamda… tam yanımda. Meğer gerçek sevgi; birinin önünde eğilmek değil, yan yana durabilmekmiş. Ve insan, doğru kişiyi bulduğunda dünyasını sermek istemiyormuş artık… Onu birlikte yaşamayı seçiyormuş. — mozsarac

Dünya Hâlâ Dönüyor

Resim
Birileri Dorothy Parker'ın ağzından şöyle bir söz uydurmuş: "Bugün 18 Nisan 2026. Ve evet, hâlâ dünya dönüyor. Şaşırtıcı değil mi? Ben de şaşırdım." Parker bunu söylemedi. Söyleyemezdi. Ama söylemiş olsaydı, muhtemelen tam da bu tonda söylerdi — o kuru, yorgun, kendini küçümseyen tonda. Ve işte bu yüzden söz tutunuyor; çünkü içinde bir gerçek var. Sahte alıntılar bazen gerçek alıntılardan daha dürüst olur. Çünkü onları üreten şey bir kişi değil, kolektif bir his. Ve his şu: devam etmek yorucu. Sabah gözlerini açıyorsun. Tavan aynı tavan. Işık aynı ışık. Telefon yine bir şeyler istiyor. Dışarıda bir yerlerde dünya dönüyor — bu bilgiyi kimse sormadan alıyorsun, kimseye sormadan veriyorsun. Dönüyor. Tamam. Peki? İşte tam bu "peki" sorusu, Parker'ın hayali sesinde saklı olan şey. O alaycılık aslında bir yorgunluk değil — bir uyanıklık. Dünya dönüyor ama biz bunu hissetmiyoruz. Hissetmememiz gerekiyor zaten; hissetsek baş dönmesinden düşerdi herkes. Ama bir ye...

"Sabahın Köründe

Resim
Sabahın körü diye küçümsediğimiz o saatler vardır ya… Aslında günün en dürüst zamanıdır. Dünya henüz rolünü takmamıştır yüzüne. Sokaklar yargılamaz, insanlar konuşmaz, telefonlar susar. Ve insan… en çok kendisiyle baş başa kalır. Belki de bu yüzden zor gelir o saatte uyanmak. Çünkü kaçacak hiçbir yer yoktur. Ne geçmişe sığınabilirsin tam olarak, ne de geleceğin bahanesine. Ortada, çıplak bir “şimdi” vardır. Ve o “şimdi” senden bir şey ister. Yaz diyen bir ses mesela… Düşün diyen, yüzleş diyen… Ya da sadece “sus ve hisset” diyen. Ama biz çoğu zaman o sesi bastırırız. Yorganı biraz daha çekeriz üstümüze. Biraz daha uyursak, sanki hayat da bekleyecek sanırız. Oysa hayat beklemez. Sadece sessizleşir. Ve en çok da sabahın köründe konuşur aslında. Biz duymayalım diye değil… Biz duymaya cesaret edemediğimiz için. Belki de mesele tembellik değildir. Belki mesele, o saatte kendimizden saklanamıyor oluşumuzdur. Çünkü, insan, en çok kendine yaklaştığında yorulur. En çok o zaman uyanmak ...

Uykusuzluğun diyeti

Resim
“Bana bir roman yazmak için yeterli zaman verin, size dünyanın tüm uykusuzluğunu vereyim.” der Virginia Woolf. Bu bir şikâyet değildir. Bu yazının kanla imzalanmış sözleşmesidir. Çünkü yazmak, masaya oturup kelime dizmek değildir. Yazmak; gecenin ortasında ansızın uyanmaktır. Bir cümlenin peşine düşüp sabaha kadar kendini kaybetmektir. Herkes uyurken zihnin ayakta kalmasıdır. Ve en kötüsü, insanın kendi içinden kaçamamasıdır. Hergün belki de geceleri askerde adeta 3-5 nöbetine kalkmaktır. Roman dediğin şey, kâğıt üzerinde ilerleyen bir hikâye değildir aslında. Roman, insanın kendine attığı bir kazıdır. Her sayfa biraz daha derine iner. Her paragraf biraz daha acıtır. Ve her karakter, yazanın içinden kopup gelen bir parçadır. Uykusuzluk burada başlar. Çünkü yazdıkça hatırlarsın. Hatırladıkça yüzleşirsin. Yüzleştikçe uyuyamazsın. Bir süre sonra gece ile gündüz yer değiştirir. Geceler düşünmenin, gündüzler hayatta kalmanın saatine dönüşür. İnsan kalabalığın içinde yürür ama aslında hâlâ...

Gecenin Beşinde...

Resim
Gecenin bir yerinde uyandım. Saat kaçtı bilmiyorum… ama içimde tanıdık bir kıpırtı vardı. Eskiden böyle uyanmalar beni tedirgin ederdi. Gözümü açar açmaz zihnim dolardı. Unutmak istediklerim, yarım kalmış meseleler, içime çöken eski zamanlar… İnsan en çok bu saatlerde yakalanıyor kendine. Gündüz güçlü sandığın ne varsa, gecenin sessizliğinde olduğu gibi çıkıyor ortaya. Ama bu gece öyle olmadı. Daha ben kıpırdamadan kedim Ares de uyandı. Başını kaldırdı, bana baktı. Sessizce… abartısız… olduğu gibi. Onun bakışında bir telaş yoktu. Sadece bir eşlik hali vardı. Sanki “buradayım” der gibi. Bir zamanlar gerçekten zor zamanlardan geçtim. İçine çöken ağırlıkla yürümeye çalıştığın günler… Güvendiğin şeylerin bir bir dağıldığı anlar… İnsan o zaman yoruluyor. Sadece bedeni değil, içi yoruluyor. Hatta bazen bırakmak daha kolay geliyor. Ben de o duygunun kıyısından döndüm. Ama kalmayı seçtim. Büyük kararlarla değil belki… Küçük sebeplerle. Bir sabah daha görmek için, bir sesi daha du...

Usturanın Altında Kalan Yıllar

Resim
Bir berber koltuğunda geriye yaslanmış bir adam, Yüzünde köpük, gözlerinde yıllar var. Dalgın gibi görünür belki. Ama o dalgınlık, kaybolmuş bir adamın değil; uçurumun kenarından dönmüş birinin sessizliğidir. Bir zamanlar her şeyi vardı. Sonra bir gün, rakamlar düştü, insanlar dağıldı, güven çatladı. 1995’ün sımsıcak bir sabahında sadece cebindeki para değil, içindeki dünya da eksildi. İnsan iflas ettiğinde en çok parasını değil, kendine olan inancını kaybeder. O günler geçti. Geçti ama iz bıraktı. Her çizgi bir sabrın imzası oldu yüzde. Şimdi bir ustura yanağına dokunurken o, şunu düşünür: “Ben düştüm. Ama yerde kalmadım.” Affetmek kolay değildi. İnsanı yoran yük, borç değil; kalpte taşınan kırgınlıktı. Yıllar sonra anladı ki; affetmek karşıdakini değil, kendini özgür bırakmaktır. Şimdi yüzündeki ifade yorgun değil, Derin. Çünkü bazı adamlar gençken güçlü, yaş aldıkça bilge olur. Ve hayat, en temiz tıraşı acıyla yapar.

Bir Nefeste

Resim

İnadınıza Yaşayacağım

Resim
Her zaman yalnızdım yalnız, Sadece iyi günümde yanımdaydınız. Hep tek kaldım bu alemde. Özellikle sabahsız gecelerde. Gerçi çok da farklı değil di gündüzlerim, Sahte kalabalıklarla da bitmezdi günlerim. Diyeceksiniz ki kalabalık içinde kalınır mı yalnız? Kötü günümde sanki neyin var diye hiç sordunuz? Yine de varsa inatta da bir murat, inadınıza bırakmayacağım size koca bir kainat. Teslim olup size gitmeyeceğim, inanmazsanız da terki dünya etmeyeceğim. Siz ki zannettiniz gidecek bu diyardan, oysa ben ölmeden getireceğim burnunuzdan. Garip Mehmet saçmaladı yine biraz, ama asla af dilemez , bu sözler bile size az

Geçtim Gidiyorum

Resim
İnsanı sevdim. Yüzünü değil, yüreğini sevdim. Kırılganını, eksik yanını, suskunluğunu sevdim. Ama kendimi koyacak bir yer bulamadım o kalplerde. Ben fazla geldim belki. Ya da eksik. Bilmiyorum. Ses oldum, yankı bulmadı. El uzattım, havada asılı kaldı. Gözümle anlattım, kimse hissetmedi... İnsanı sevdim… Kendimi sevdiremedim. Ne zaman denk gelsem birine, Zaman eğriydi. Ne zaman zaman düzelse, Bu kez insan yamuktu. Hep bir yanlış vardı hayatın terazisinde. Ben doğru durdum sandım, Belki de en çok ben eğriydim. Bir kalbe sığamadım. Bir cümlede kalamadım. Bir bakışta yerim olmadı. Olsun… Öylesine geldim. Bir sabah gibi habersiz. Bir akşam gibi sessiz. Çok şey istemedim aslında; Bir omuz, Bir “iyi ki”, Bir “kal” sesi. Olmadı. Şimdi içimde yavaş yavaş sönen bir kandil var. Ne rüzgâr var söndüren, Ne de el uzanıp koruyyan. Kendi kendine azalıyor ışık. Öylesine geldim. Geçtim gidiyorum bu dünyadan. Arkamdan büyük sözler kalmayacak belki. Ama bilinsin: Ben insanı sevdim. Kendimi ...

Seninle Yaşlanabilmek Ne Güzel

Resim
Gençken zaman hızlı akan bir nehir gibidir. Koşarız. Yetişiriz. Kurarız. Hayat hep ileri doğru akar. Sonra bir gün fark ederiz ki, Asıl güzellik hızda değil, yan yana yürümektedir. Birlikte alınan kararlar, birlikte içilen o sabah çayları, aynı masada paylaşılan yalnızca sessizlikle, mekan değildr… Pazar günleri birlikte gidilen dış mekan yemekleri, Ama esas paylaşılan yemek değil, mutlu anlardır. Aşk sadece heyecan değildir. Aşk, yıllar geçtikçe derinleşen bir tanışıklıktır. Bakıştan hâl anlamaktır. Söylenmeden yanındakini duyabilmektedir. Zaman saçlara ak düşürür, yüzlere çizgi çizer. Ama doğru insanla o çizgiler yorgunluk değil, hatıra olur, anlar biriktirir. Ve o anların hepsinin iyi olması da gerekmez. Kötü anlarda da desteğini, yanındalığını hissettirmektir. Nikah töreninde nikah memurunun söylediği gibi hem iyi günde, Hem kötü günde bir arada kalabilmektir. Başa kalkmadan yanındalığını yüzünden eksilmeyen güven mimikleriyle çizebilmektir yüreklere. Bir gün aynaya bakı...

Yeniden Yapılmak…1995

Resim

Kelimelerin Gücü...

Resim
İnsan bazen bir kelimenin gölgesinde büyür. Bazen de bir kelimenin altında ezilir. Çocukken duyduğumuz bir “aferin” omuzlarımızı dikleştirir. Yıllar önce söylenmiş bir “sen yapamazsın” ise içimizde görünmez bir duvar örer. Demek ki dünya sandığımız şey, biraz da kulağımıza fısıldanan cümlelerden ibarettir. Zaman her şeyi eskitir derler. Ama kelimeler… Onlar eskimez. Doğru zamanda söylenmiş bir söz, yıllar sonra bile insanın içini ısıtır. Yanlış bir söz ise, en güçlü kalbin bile kuytu yerinde sızı olarak kalır. Biz çoğu zaman kelimeleri basit araçlar sanırız. Oysa kelimeler kaderin sessiz mimarlarıdır. Bir cümle bir insanı yıkabilir. Bir cümle bir insanı yeniden inşa edebilir. Dünyayı değiştirmek büyük laflarla olmaz. Bir kalbe dokunan küçük bir cümleyle olur. Bir çocuğa inanan bir sözle olur. Bir eşe “yanındayım” demekle olur. Bir dosta “geçecek” diyebilmekle olur. Belki de mesele dünyayı değiştirmek değildir. Mesele, karşımızdakinin dünyasında karanlık bir köşeye bir pencere aç...

Bugün Yalnızdım

Resim
Bugün çok kalabalık değildi etrafım ama asıl sorun bu değildi belki de. Bugün, anlatacak çok şeyim varken dinleyecek kimse yokmuş gibi hissettim. Yalnızlık bazen kimsenin olmaması değildir; bazen herkesin olması ama kimsenin oraya bakmamasıdır. Bir cümle kursam yarım kalacak gibiydi, tamamlasam karşılık bulmayacaktı. O yüzden sustum; susunca da içim daha çok konuştu. Bugün yalnızdım çünkü yüküm vardı ama omuz yoktu, geçmişim vardı ama soran yoktu, yorgundum ama “geçer” diyen bile yoktu. En çok da şuna yoruldum: İnsanın güçlü görünmeye o kadar alışması ki, kimse artık onun da yorulabileceğini düşünmüyor. Bugün yalnızdım ama bunu inkâr etmedim; çünkü bazı günler yalnızlıkla kavga etmek yerine yanına oturmak gerekir. Ben bugün onu yaptım. Kendimce kendimi dinledim; meğer anlatacak ne çok şey birikmiş. Ama karşımdaki ben, beni anlamak istemedi. Beni ben bile dinlemedim. Yalnızdım… sandığımdan bile yalnız. Benden geriye, yalnız kaldığında bile duygusunu inkâr etmeyen bir insan kalsın.

İnsan Paraya Sahip Olmalı

İnsan paraya sahip olmalı; para insana değil. Bunu kitaplardan öğrenmedim. Bir masanın etrafında, sessizce dağılan insanlardan öğrendim. Yıllar önce, herkesin “işi gücü yerinde” dediği bir ortamdaydık. Para vardı. Kâğıtlar, imzalar, planlar… Herkesin yüzünde aynı cümle: “Merak etme, hallederiz.” Sonra para yön değiştirdi. Ve o gün şunu gördüm: Para artarken, insanların sesi kısıldı. Dün omzuma dokunan el, bugün “yanlış anladın” dedi. Aynı masada oturup aynı çayı içtiğim insanlar, bir anda hesap makinesine dönüştü. Kimse “yanlış yaptık” demedi. Herkesin bir gerekçesi vardı. Herkes kendince haklıydı. Ama kimse insan kalmadı. O gün anladım: Para insana sahip olduğunda, önce vicdanı rehin alıyor. Sonra hatıraları siliyor. En son da yüzleri değiştiriyor. Parayı kaybettim belki. Ama bir şeyi kazanarak çıktım o masadan: Kendime yalan söylememeyi. Bugün biri bana “para her şeydir” dediğinde, susuyorum. Çünkü bazı gerçekler tartışılmaz; yaşanır. İnsan paraya sahip olmalı. Para, insana değil. Ak...

Gemileri Yakmadan

Hayatta en çok gemiyi yakanlardan biri olarak söylüyorum bunu. Bazen haklıydım, bazen sadece yorgun. Ama sonuç değişmedi. Bir öfke patlamasıyla, kötü bir günle, yanlış bir refleksle insanı da, yapıyı da kolayca ateşe verdim. O zamanlar “Kaybetmek kazanmaktır” demek iyi geliyordu. Gidişleri cesaret, kopuşları güç sanıyordum. Oysa çoğu zaman mesele cesaret değildi; iletişimsizlikti. Anlayamamak, anlatamamak, eleştiriyi tehdit sanmak… Ve en kolayı: kaçmak. Yolu seçenlere hâlâ saygım var. Herkes kendi yükünü bilir. Ama bugün dönüp baktığımda şunu da inkâr edemiyorum: Bazen kalıp konuşmak, sınır çizip devam etmek, ilişkiyi onarmaya çalışmak yakmaktan daha zor, ama daha olgun bir güçtü. Ne kör sabırdı eksik olan, ne de cesaret. Eksik olan, kendimi korurken ilişkiyi de taşıyabilmekti. Bugün biliyorum: gerçek olgunluk gemiyi yakmamak değil; yanmadan önce onu yönetebilmektir. Türkiye’nin belki de en çok bu geç kalmış farkındalığa ihtiyacı var.

Size Kalan satırlar

“Bu satırlar, bir babanın kalbinden evlatlarının ömrüne bırakılmış sessiz izlerdir.” Bu satırları yazarken zamanın nasıl geçtiğini düşünüyorum. Dün gibi… Oysa bir ömür sığmış araya. Sizi ilk kucağıma aldığım anı hatırlıyorum; o an dünyada hiçbir başarı, hiçbir sevinç bu duygunun yanına bile yaklaşamazdı. O gün anladım ki insanın gerçek zenginliği sahip oldukları değil, kalbinde büyüttükleridir. Ve ben hayatım boyunca en çok sizi büyüttüm içimde. Hayat bana pek çok rol verdi; evlat oldum, eş oldum, dost oldum, düştüm, yeniden kalktım. Ama sizin babanız olduğum gün artık eskisi gibi biri değildim. Korkularım da oldu, yorulduğum zamanlar da… Bazen içimde kimseye göstermediğim fırtınalar koptu. Fakat ne zaman vazgeçecek gibi olsam, aklıma siz geldiniz. İşte o zaman insanın sevdiği için sandığından çok daha güçlü olabildiğini öğrendim. Şunu bilmenizi isterim: Hayatta en doğru yaptığım iki şey varsa, biri annenizle evlenmek, diğeri sizin babanız olmak oldu. Siz büyürken ben de büyüdüm;...

Bugün Huzuru Kana Kana İçtim

Bugün kana kana huzur içtim. Öyle göstererek değil, kimseye anlatma ihtiyacı duymadan… Sanki yıllardır susayan bir yanım vardı da ben bile fark etmemişim. İnsan bazen susuzluğunu anlamıyor. Hayatın telaşını normal sanıyor, omuzlarındaki yükü kader diye taşıyor. Ta ki bir gün içinden derin bir “oh” yükselene kadar… Bugün öyle bir “oh” geçti içimden. Kolay gelmedi bu huzur; içimde kaç fırtına dindi de öyle yer açıldı bu sessizliğe. Meğer huzur, fırtınasız bir hayat değil; fırtınadan korkmamayı öğrendiğin anmış. Eskiden oldurmaya çalıştım, yoruldum. Şimdi “olduğu kadar” diyorum… Ve ilk kez hayat bana yetiyor. Bu bir vazgeçiş değil. Bu, hayatla güreşmeyi bırakıp yan yana yürümeyi öğrenmek. Ne geçmiş susatıyor artık beni, ne de gelecek ürkütüyor. Anladım ki hayat, avuçta tutulan değil; avuç açıldığında yerleşenmiş. İnsan bazen yıllarca susuz kaldığını fark etmiyor; ilk yudumu alınca anlıyor ne kadar yorulduğunu. Meğer ruh da su istermiş… Hem de buz gibi, berrak, sessiz bir huzur. Bugün dur...