Kayıtlar

2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Bir Sonraki Adım

Resim
Altı ay oldu. Takvime bakınca kısa geliyor insana. Sadece altı yaprak düşmüş gibi... Ama işsiz geçen altı ay, normal zamanla ölçülmüyor. İlk günlerde insan umutlu oluyor. Telefon çalacak sanıyor. Gönderdiği özgeçmişlerin bir yerlerde karşılık bulacağını düşünüyor. Sabahları daha hızlı kalkıyor. Tıraşını oluyor. Ütülü gömleğini gitiyor. Çünkü içinde hâlâ yarınlara dair bir inanç taşıyor. Sonra günler geçiyor. Telefon daha az çalıyor. Sorular çoğalıyor. "Bir gelişme var mı?" "Bir haber çıktı mı?" "Ne oldu o görüşme?" Bir süre sonra cevap vermek zor geliyor. Çünkü anlatacak yeni bir şey kalmıyor. İnsan sadece bekliyor. Beklemek... Belki de hayatın en ağır yüklerinden biri. Çalışırken yorulduğumu sanırdım. Meğer insanı asıl yoran çalışmak değil, beklemekmiş. Beklerken düşünüyorsun. Düşündükçe geçmiş geliyor. Kaçırılan fırsatlar geliyor. Yapılan hatalar geliyor. Keşkeler geliyor. Gece uzuyor. bazen bitmiyor, Sabah geç geliyor. Ve bir gün...

Altı ay da doldu

Resim
Altı ay... Kâğıt üzerinde iki kelime. Yaşayan için ise bitmek bilmeyen bir bekleyiş. İnsan işsiz kalınca sadece gelirini kaybetmiyor. Önce telefonun sesini kaybediyor. Sonra sabahları kalkmak için duyduğu heyecanı. Ardından yavaş yavaş kendine olan inancını... Bir zamanlar aranan, danışılan, fikri sorulan biriyken, bir anda kimsenin aramadığı birine dönüşüyor. En acısı da bu. Yıllarını veriyorsun. Gençliğini veriyorsun. Sağlığından veriyorsun. Ailene daha iyi bir hayat kurabilmek için uykularından veriyorsun. Sonra bir gün anlıyorsun ki iş dünyasının hafızası yok. Dün alkışlanan insan, bugün unutulmuş bir dosya gibi bir kenara bırakılabiliyor. Altı aydır her sabah aynı umutla bilgisayarın başına oturuyorum. Her başvuruda kendimden bir parça gönderiyorum. Her sessizlikte biraz daha eksiliyorum. Kimse söylemiyor ama işsizlik insanın onuruyla da mücadele etmesidir. Bankadaki rakamlarla değil, aynadaki yüzüyle savaşmasıdır. Bazı geceler uyku tutmuyor. Tavanı seyrediyorsun. Saatin tik takl...

Selden Sonra

Resim
Yazlık, benim için huzurun adresiydi. Şehrin gürültüsünden uzaklaştığım, sabah kahvemi kuş sesleriyle içtiğim, geleceğe dair küçük hayaller kurduğum bir sığınaktı. O gün de sıradan başlamıştı. Gökyüzü kapalıydı ama kim bilebilirdi ki birkaç saat sonra hayatın akışı değişecekti. Önce yağmur hızlandı. Sonra yollar dereye dönüştü. Ardından suyun uğultusu duyulmaya başladı. İnsan bazen doğanın gücü karşısında ne kadar küçük olduğunu bir anda anlıyor. Dakikalar içinde yükselen sular, yılların emeğini, birikimini ve hatıralarını önüne katıp götürüyordu. En acısı ise arabamı seyretmekti. Yıllardır kullandığım, beni sevdiklerime götüren, nice yol arkadaşlığı yapan aracım suyun içinde sürüklenmeye başladı. Direksiyonunda değildim ama sanki ben de onunla birlikte sürükleniyordum. Bir süre sonra araç gözden kayboldu. Sonra haber geldi: "Pert olmuş." İki kelime... Ama bazen iki kelime insanın içine bir kaya gibi oturabiliyor. O gece uyuyamadım. Sonraki gece de... Gözlerimi...

Kahve Soğumadan...

Resim
İnsan neden yazar? Gerçekten anlatacak çok şeyi olduğu için mi? Yoksa içinde susturamadığı bir uğultu bulunduğu için mi? Sanırım çoğumuz ikinci sebepten yazıyoruz. Çünkü insanın içi bazen kalabalık olur. Kimse görmez ama içeride sürekli konuşan bir geçmiş vardır. Yarım kalmış cümleler… Geç kalınmış özürler… Söylenememiş kırgınlıklar… Yazı biraz da bunun içindir işte. Hayatın içinde yüksek sesle söylenemeyen ne varsa, kâğıda sessizce bırakılır. Bazıları yazmayı üretmek sanır. Oysa yazmak çoğu zaman saklanmaktır. İnsan kalabalığın içinde güçlü görünür, ama gece herkes uyuduktan sonra bir cümlenin içine sığınır. Bir kahve yapılır. Masaya oturulur. “Bu gece içimde ne varsa dökeceğim,” denir. Sonra saat ilerler. Kelimeler önce cesur gelir, ardından yorulur. İnsan bazen en doğru cümleyi tam yazacakken durur. Çünkü bazı gerçekler, insanın kendi gözünün içine bile ağır gelir. Ve tam o anda kahve soğumuştur. Hayatın garip tarafı da budur zaten… En sıcak duygularımızı anlatmaya çalışırk...

Kusursuzluğun Görünmez Çatlağı

Resim
Eskiden dükkânın kepengi ağır gelirdi, paslı metalin çıkardığı o dirençli ses içimi ısıtırdı. Şimdi akıllı sistemler, raporlar ve pürüzsüz işleyen süreçler arasında, kepenkler sanki kendiliğinden kalkıyor. Ama her şeyin bu kadar kolaylaştığı yerde, insan neden daha fazla yoruluyor? Göz kararı kahvenin tadı ile dijital terazinin hassas ölçüsü arasındaki o uçurum, aslında hayatın kendisidir. Gallup raporlarına baksanız, insanların işlerine neden bağlanmadığını yüzdelerle anlatırlar. Rakamlar soğuktur, mesafelidir. Onlar dükkândaki o derin sessizliği "sorunsuzluk" olarak kaydeder. Oysa kimseden ses çıkmaması, her şeyin yolunda olduğu anlamına gelmez; bazen herkesin o dükkândan ruhen çoktan çıktığı anlamına gelir. Mükemmellik, içinde insan nefesi barındırmayan bir cam fanus gibidir. İçerisi tertemizdir ama yaşanmaz. Bir hikâye yazarsınız, "daha iyi olsun" diye başkaları dokunur, düzeltir; sonunda ortaya çıkan metin hatasızdır ama size yabancıdır. Çünkü o metnin içindek...

Yarının yalanı

Resim
“Bugün 26 Nisan 2026. Ve ben hâlâ ‘yarın’ kelimesinin edebiyattaki en büyük yalan olduğuna inanıyorum.” – Franz Kafka (atıf/kurgusal) Yarın… İnsanın kendine attığı en şık kazıktır. Herkesin cebinde bir “yarın” vardır. Temiz, ütülü, kusursuz… Hiç kirlenmemiş. Çünkü hiç kullanılmamıştır. Bugün yapamadıklarımızı yarına devrederiz. Sorumlulukları, yüzleşmeleri, hatta sevmeyi bile… Sanki zaman bir banka ve yarın diye bir hesabımız varmış gibi. Oysa hayat nakit çalışır. Ve kasada sadece “bugün” vardır. Yarın dediğimiz şey çoğu zaman korkunun makyajlı halidir. “Hazır değilim” demenin daha kibar bir yolu. “Cesaretim yok” itirafının edebi versiyonu. Ve acı gerçek şu: Yarın gelmez. Gelen şey hep bugündür. Ama biz ona her seferinde başka bir isim takarız. Sonra bir bakarsın… Ertelediğin hayat, yaşamadan eskimiş. — Mozsarac

Yetişkin Çelişkisi

Resim
"23 Nisan çocuk bayramıysa, 24 Nisan'da neden yetişkinler ağlıyor?" – George Carlin Bir gün önce sokaklar bayrakla süslenir, çocuklar şiir okur, yüzlerde sebepsiz bir gülümseme dolaşır. Sanki hayat, bütün ağırlığını bir günlüğüne askıya almış gibidir. Çocuklar konuşur, büyükler dinler. Gelecek, ilk kez bu kadar masum görünür. Ama takvim yaprakları yerinde durmaz. Ertesi gün… sesler kısılır. Aynı insanlar bu kez daha az konuşur, daha çok düşünür. Çünkü çocukların bayramı, yetişkinlerin hafızasına çarpar. Ve hafıza dediğimiz şey, çoğu zaman kutlanacak değil, taşınacak bir yüktür. Belki de mesele şudur: Çocuklar henüz hatırlamaz. Yetişkinler ise unutamaz. Bir gün umutla kurulan cümleler, ertesi gün geçmişin gölgesine düşer. Ve insan anlar ki; takvim sadece günleri değil, duyguları da değiştirir. Çocuklar geleceğe bakar. Yetişkinler geçmişe. Ve bazen, aynı ülkede… biri gülerken diğeri ağlar.

Öylesine bir kadın

Resim
“Bana öyle bir kadın bulun ki tüm dünyamı onun ayaklarına serebileyim.” dedim. Buldum. Ama o… dünyamı ayaklarının altına istemedi. Benimle, sadece benimle paylaşmak istedi. Sadece yanımda olmak istedi. İşte o an anladım: Ben sevginin yanlış tarifini ezberlemişim. Ben, vermeyi büyüklük sanmışım. O ise birlikte olmayı yeter görüyordu. Ben dünyamı önüne sermeye hazırlanırken, o elimi tuttu. “Yanıma gel,” dedi. Ne önümdeydi, ne arkamda… tam yanımda. Meğer gerçek sevgi; birinin önünde eğilmek değil, yan yana durabilmekmiş. Ve insan, doğru kişiyi bulduğunda dünyasını sermek istemiyormuş artık… Onu birlikte yaşamayı seçiyormuş. — mozsarac

Dünya Hâlâ Dönüyor

Resim
Birileri Dorothy Parker'ın ağzından şöyle bir söz uydurmuş: "Bugün 18 Nisan 2026. Ve evet, hâlâ dünya dönüyor. Şaşırtıcı değil mi? Ben de şaşırdım." Parker bunu söylemedi. Söyleyemezdi. Ama söylemiş olsaydı, muhtemelen tam da bu tonda söylerdi — o kuru, yorgun, kendini küçümseyen tonda. Ve işte bu yüzden söz tutunuyor; çünkü içinde bir gerçek var. Sahte alıntılar bazen gerçek alıntılardan daha dürüst olur. Çünkü onları üreten şey bir kişi değil, kolektif bir his. Ve his şu: devam etmek yorucu. Sabah gözlerini açıyorsun. Tavan aynı tavan. Işık aynı ışık. Telefon yine bir şeyler istiyor. Dışarıda bir yerlerde dünya dönüyor — bu bilgiyi kimse sormadan alıyorsun, kimseye sormadan veriyorsun. Dönüyor. Tamam. Peki? İşte tam bu "peki" sorusu, Parker'ın hayali sesinde saklı olan şey. O alaycılık aslında bir yorgunluk değil — bir uyanıklık. Dünya dönüyor ama biz bunu hissetmiyoruz. Hissetmememiz gerekiyor zaten; hissetsek baş dönmesinden düşerdi herkes. Ama bir ye...

"Sabahın Köründe

Resim
Sabahın körü diye küçümsediğimiz o saatler vardır ya… Aslında günün en dürüst zamanıdır. Dünya henüz rolünü takmamıştır yüzüne. Sokaklar yargılamaz, insanlar konuşmaz, telefonlar susar. Ve insan… en çok kendisiyle baş başa kalır. Belki de bu yüzden zor gelir o saatte uyanmak. Çünkü kaçacak hiçbir yer yoktur. Ne geçmişe sığınabilirsin tam olarak, ne de geleceğin bahanesine. Ortada, çıplak bir “şimdi” vardır. Ve o “şimdi” senden bir şey ister. Yaz diyen bir ses mesela… Düşün diyen, yüzleş diyen… Ya da sadece “sus ve hisset” diyen. Ama biz çoğu zaman o sesi bastırırız. Yorganı biraz daha çekeriz üstümüze. Biraz daha uyursak, sanki hayat da bekleyecek sanırız. Oysa hayat beklemez. Sadece sessizleşir. Ve en çok da sabahın köründe konuşur aslında. Biz duymayalım diye değil… Biz duymaya cesaret edemediğimiz için. Belki de mesele tembellik değildir. Belki mesele, o saatte kendimizden saklanamıyor oluşumuzdur. Çünkü, insan, en çok kendine yaklaştığında yorulur. En çok o zaman uyanmak ...

Uykusuzluğun diyeti

Resim
“Bana bir roman yazmak için yeterli zaman verin, size dünyanın tüm uykusuzluğunu vereyim.” der Virginia Woolf. Bu bir şikâyet değildir. Bu yazının kanla imzalanmış sözleşmesidir. Çünkü yazmak, masaya oturup kelime dizmek değildir. Yazmak; gecenin ortasında ansızın uyanmaktır. Bir cümlenin peşine düşüp sabaha kadar kendini kaybetmektir. Herkes uyurken zihnin ayakta kalmasıdır. Ve en kötüsü, insanın kendi içinden kaçamamasıdır. Hergün belki de geceleri askerde adeta 3-5 nöbetine kalkmaktır. Roman dediğin şey, kâğıt üzerinde ilerleyen bir hikâye değildir aslında. Roman, insanın kendine attığı bir kazıdır. Her sayfa biraz daha derine iner. Her paragraf biraz daha acıtır. Ve her karakter, yazanın içinden kopup gelen bir parçadır. Uykusuzluk burada başlar. Çünkü yazdıkça hatırlarsın. Hatırladıkça yüzleşirsin. Yüzleştikçe uyuyamazsın. Bir süre sonra gece ile gündüz yer değiştirir. Geceler düşünmenin, gündüzler hayatta kalmanın saatine dönüşür. İnsan kalabalığın içinde yürür ama aslında hâlâ...

Gecenin Beşinde...

Resim
Gecenin bir yerinde uyandım. Saat kaçtı bilmiyorum… ama içimde tanıdık bir kıpırtı vardı. Eskiden böyle uyanmalar beni tedirgin ederdi. Gözümü açar açmaz zihnim dolardı. Unutmak istediklerim, yarım kalmış meseleler, içime çöken eski zamanlar… İnsan en çok bu saatlerde yakalanıyor kendine. Gündüz güçlü sandığın ne varsa, gecenin sessizliğinde olduğu gibi çıkıyor ortaya. Ama bu gece öyle olmadı. Daha ben kıpırdamadan kedim Ares de uyandı. Başını kaldırdı, bana baktı. Sessizce… abartısız… olduğu gibi. Onun bakışında bir telaş yoktu. Sadece bir eşlik hali vardı. Sanki “buradayım” der gibi. Bir zamanlar gerçekten zor zamanlardan geçtim. İçine çöken ağırlıkla yürümeye çalıştığın günler… Güvendiğin şeylerin bir bir dağıldığı anlar… İnsan o zaman yoruluyor. Sadece bedeni değil, içi yoruluyor. Hatta bazen bırakmak daha kolay geliyor. Ben de o duygunun kıyısından döndüm. Ama kalmayı seçtim. Büyük kararlarla değil belki… Küçük sebeplerle. Bir sabah daha görmek için, bir sesi daha du...

Usturanın Altında Kalan Yıllar

Resim
Bir berber koltuğunda geriye yaslanmış bir adam, Yüzünde köpük, gözlerinde yıllar var. Dalgın gibi görünür belki. Ama o dalgınlık, kaybolmuş bir adamın değil; uçurumun kenarından dönmüş birinin sessizliğidir. Bir zamanlar her şeyi vardı. Sonra bir gün, rakamlar düştü, insanlar dağıldı, güven çatladı. 1995’ün sımsıcak bir sabahında sadece cebindeki para değil, içindeki dünya da eksildi. İnsan iflas ettiğinde en çok parasını değil, kendine olan inancını kaybeder. O günler geçti. Geçti ama iz bıraktı. Her çizgi bir sabrın imzası oldu yüzde. Şimdi bir ustura yanağına dokunurken o, şunu düşünür: “Ben düştüm. Ama yerde kalmadım.” Affetmek kolay değildi. İnsanı yoran yük, borç değil; kalpte taşınan kırgınlıktı. Yıllar sonra anladı ki; affetmek karşıdakini değil, kendini özgür bırakmaktır. Şimdi yüzündeki ifade yorgun değil, Derin. Çünkü bazı adamlar gençken güçlü, yaş aldıkça bilge olur. Ve hayat, en temiz tıraşı acıyla yapar.

Bir Nefeste

Resim

İnadınıza Yaşayacağım

Resim
Her zaman yalnızdım yalnız, Sadece iyi günümde yanımdaydınız. Hep tek kaldım bu alemde. Özellikle sabahsız gecelerde. Gerçi çok da farklı değil di gündüzlerim, Sahte kalabalıklarla da bitmezdi günlerim. Diyeceksiniz ki kalabalık içinde kalınır mı yalnız? Kötü günümde sanki neyin var diye hiç sordunuz? Yine de varsa inatta da bir murat, inadınıza bırakmayacağım size koca bir kainat. Teslim olup size gitmeyeceğim, inanmazsanız da terki dünya etmeyeceğim. Siz ki zannettiniz gidecek bu diyardan, oysa ben ölmeden getireceğim burnunuzdan. Garip Mehmet saçmaladı yine biraz, ama asla af dilemez , bu sözler bile size az

Geçtim Gidiyorum

Resim
İnsanı sevdim. Yüzünü değil, yüreğini sevdim. Kırılganını, eksik yanını, suskunluğunu sevdim. Ama kendimi koyacak bir yer bulamadım o kalplerde. Ben fazla geldim belki. Ya da eksik. Bilmiyorum. Ses oldum, yankı bulmadı. El uzattım, havada asılı kaldı. Gözümle anlattım, kimse hissetmedi... İnsanı sevdim… Kendimi sevdiremedim. Ne zaman denk gelsem birine, Zaman eğriydi. Ne zaman zaman düzelse, Bu kez insan yamuktu. Hep bir yanlış vardı hayatın terazisinde. Ben doğru durdum sandım, Belki de en çok ben eğriydim. Bir kalbe sığamadım. Bir cümlede kalamadım. Bir bakışta yerim olmadı. Olsun… Öylesine geldim. Bir sabah gibi habersiz. Bir akşam gibi sessiz. Çok şey istemedim aslında; Bir omuz, Bir “iyi ki”, Bir “kal” sesi. Olmadı. Şimdi içimde yavaş yavaş sönen bir kandil var. Ne rüzgâr var söndüren, Ne de el uzanıp koruyyan. Kendi kendine azalıyor ışık. Öylesine geldim. Geçtim gidiyorum bu dünyadan. Arkamdan büyük sözler kalmayacak belki. Ama bilinsin: Ben insanı sevdim. Kendimi ...

Seninle Yaşlanabilmek Ne Güzel

Resim
Gençken zaman hızlı akan bir nehir gibidir. Koşarız. Yetişiriz. Kurarız. Hayat hep ileri doğru akar. Sonra bir gün fark ederiz ki, Asıl güzellik hızda değil, yan yana yürümektedir. Birlikte alınan kararlar, birlikte içilen o sabah çayları, aynı masada paylaşılan yalnızca sessizlikle, mekan değildr… Pazar günleri birlikte gidilen dış mekan yemekleri, Ama esas paylaşılan yemek değil, mutlu anlardır. Aşk sadece heyecan değildir. Aşk, yıllar geçtikçe derinleşen bir tanışıklıktır. Bakıştan hâl anlamaktır. Söylenmeden yanındakini duyabilmektedir. Zaman saçlara ak düşürür, yüzlere çizgi çizer. Ama doğru insanla o çizgiler yorgunluk değil, hatıra olur, anlar biriktirir. Ve o anların hepsinin iyi olması da gerekmez. Kötü anlarda da desteğini, yanındalığını hissettirmektir. Nikah töreninde nikah memurunun söylediği gibi hem iyi günde, Hem kötü günde bir arada kalabilmektir. Başa kalkmadan yanındalığını yüzünden eksilmeyen güven mimikleriyle çizebilmektir yüreklere. Bir gün aynaya bakı...

Yeniden Yapılmak…1995

Resim

Kelimelerin Gücü...

İnsan bazen bir kelimenin gölgesinde büyür. Bazen de bir kelimenin altında ezilir. Çocukken duyduğumuz bir “aferin” omuzlarımızı dikleştirir. Yıllar önce söylenmiş bir “sen yapamazsın” ise içimizde görünmez bir duvar örer. Demek ki dünya sandığımız şey, biraz da kulağımıza fısıldanan cümlelerden ibarettir. Zaman her şeyi eskitir derler. Ama kelimeler… Onlar eskimez. Doğru zamanda söylenmiş bir söz, yıllar sonra bile insanın içini ısıtır. Yanlış bir söz ise, en güçlü kalbin bile kuytu yerinde sızı olarak kalır. Biz çoğu zaman kelimeleri basit araçlar sanırız. Oysa kelimeler kaderin sessiz mimarlarıdır. Bir cümle bir insanı yıkabilir. Bir cümle bir insanı yeniden inşa edebilir. Dünyayı değiştirmek büyük laflarla olmaz. Bir kalbe dokunan küçük bir cümleyle olur. Bir çocuğa inanan bir sözle olur. Bir eşe “yanındayım” demekle olur. Bir dosta “geçecek” diyebilmekle olur. Belki de mesele dünyayı değiştirmek değildir. Mesele, karşımızdakinin dünyasında karanlık bir köşeye bir pencere aç...

Bugün Yalnızdım

Bugün çok kalabalık değildi etrafım ama asıl sorun bu değildi belki de. Bugün, anlatacak çok şeyim varken dinleyecek kimse yokmuş gibi hissettim. Yalnızlık bazen kimsenin olmaması değildir; bazen herkesin olması ama kimsenin oraya bakmamasıdır. Bir cümle kursam yarım kalacak gibiydi, tamamlasam karşılık bulmayacaktı. O yüzden sustum; susunca da içim daha çok konuştu. Bugün yalnızdım çünkü yüküm vardı ama omuz yoktu, geçmişim vardı ama soran yoktu, yorgundum ama “geçer” diyen bile yoktu. En çok da şuna yoruldum: İnsanın güçlü görünmeye o kadar alışması ki, kimse artık onun da yorulabileceğini düşünmüyor. Bugün yalnızdım ama bunu inkâr etmedim; çünkü bazı günler yalnızlıkla kavga etmek yerine yanına oturmak gerekir. Ben bugün onu yaptım. Kendimce kendimi dinledim; meğer anlatacak ne çok şey birikmiş. Ama karşımdaki ben, beni anlamak istemedi. Beni ben bile dinlemedim. Yalnızdım… sandığımdan bile yalnız. Benden geriye, yalnız kaldığında bile duygusunu inkâr etmeyen bir insan kalsın.

İnsan Paraya Sahip Olmalı

İnsan paraya sahip olmalı; para insana değil. Bunu kitaplardan öğrenmedim. Bir masanın etrafında, sessizce dağılan insanlardan öğrendim. Yıllar önce, herkesin “işi gücü yerinde” dediği bir ortamdaydık. Para vardı. Kâğıtlar, imzalar, planlar… Herkesin yüzünde aynı cümle: “Merak etme, hallederiz.” Sonra para yön değiştirdi. Ve o gün şunu gördüm: Para artarken, insanların sesi kısıldı. Dün omzuma dokunan el, bugün “yanlış anladın” dedi. Aynı masada oturup aynı çayı içtiğim insanlar, bir anda hesap makinesine dönüştü. Kimse “yanlış yaptık” demedi. Herkesin bir gerekçesi vardı. Herkes kendince haklıydı. Ama kimse insan kalmadı. O gün anladım: Para insana sahip olduğunda, önce vicdanı rehin alıyor. Sonra hatıraları siliyor. En son da yüzleri değiştiriyor. Parayı kaybettim belki. Ama bir şeyi kazanarak çıktım o masadan: Kendime yalan söylememeyi. Bugün biri bana “para her şeydir” dediğinde, susuyorum. Çünkü bazı gerçekler tartışılmaz; yaşanır. İnsan paraya sahip olmalı. Para, insana değil. Ak...

Gemileri Yakmadan

Hayatta en çok gemiyi yakanlardan biri olarak söylüyorum bunu. Bazen haklıydım, bazen sadece yorgun. Ama sonuç değişmedi. Bir öfke patlamasıyla, kötü bir günle, yanlış bir refleksle insanı da, yapıyı da kolayca ateşe verdim. O zamanlar “Kaybetmek kazanmaktır” demek iyi geliyordu. Gidişleri cesaret, kopuşları güç sanıyordum. Oysa çoğu zaman mesele cesaret değildi; iletişimsizlikti. Anlayamamak, anlatamamak, eleştiriyi tehdit sanmak… Ve en kolayı: kaçmak. Yolu seçenlere hâlâ saygım var. Herkes kendi yükünü bilir. Ama bugün dönüp baktığımda şunu da inkâr edemiyorum: Bazen kalıp konuşmak, sınır çizip devam etmek, ilişkiyi onarmaya çalışmak yakmaktan daha zor, ama daha olgun bir güçtü. Ne kör sabırdı eksik olan, ne de cesaret. Eksik olan, kendimi korurken ilişkiyi de taşıyabilmekti. Bugün biliyorum: gerçek olgunluk gemiyi yakmamak değil; yanmadan önce onu yönetebilmektir. Türkiye’nin belki de en çok bu geç kalmış farkındalığa ihtiyacı var.

Size Kalan satırlar

“Bu satırlar, bir babanın kalbinden evlatlarının ömrüne bırakılmış sessiz izlerdir.” Bu satırları yazarken zamanın nasıl geçtiğini düşünüyorum. Dün gibi… Oysa bir ömür sığmış araya. Sizi ilk kucağıma aldığım anı hatırlıyorum; o an dünyada hiçbir başarı, hiçbir sevinç bu duygunun yanına bile yaklaşamazdı. O gün anladım ki insanın gerçek zenginliği sahip oldukları değil, kalbinde büyüttükleridir. Ve ben hayatım boyunca en çok sizi büyüttüm içimde. Hayat bana pek çok rol verdi; evlat oldum, eş oldum, dost oldum, düştüm, yeniden kalktım. Ama sizin babanız olduğum gün artık eskisi gibi biri değildim. Korkularım da oldu, yorulduğum zamanlar da… Bazen içimde kimseye göstermediğim fırtınalar koptu. Fakat ne zaman vazgeçecek gibi olsam, aklıma siz geldiniz. İşte o zaman insanın sevdiği için sandığından çok daha güçlü olabildiğini öğrendim. Şunu bilmenizi isterim: Hayatta en doğru yaptığım iki şey varsa, biri annenizle evlenmek, diğeri sizin babanız olmak oldu. Siz büyürken ben de büyüdüm;...

Bugün Huzuru Kana Kana İçtim

Bugün kana kana huzur içtim. Öyle göstererek değil, kimseye anlatma ihtiyacı duymadan… Sanki yıllardır susayan bir yanım vardı da ben bile fark etmemişim. İnsan bazen susuzluğunu anlamıyor. Hayatın telaşını normal sanıyor, omuzlarındaki yükü kader diye taşıyor. Ta ki bir gün içinden derin bir “oh” yükselene kadar… Bugün öyle bir “oh” geçti içimden. Kolay gelmedi bu huzur; içimde kaç fırtına dindi de öyle yer açıldı bu sessizliğe. Meğer huzur, fırtınasız bir hayat değil; fırtınadan korkmamayı öğrendiğin anmış. Eskiden oldurmaya çalıştım, yoruldum. Şimdi “olduğu kadar” diyorum… Ve ilk kez hayat bana yetiyor. Bu bir vazgeçiş değil. Bu, hayatla güreşmeyi bırakıp yan yana yürümeyi öğrenmek. Ne geçmiş susatıyor artık beni, ne de gelecek ürkütüyor. Anladım ki hayat, avuçta tutulan değil; avuç açıldığında yerleşenmiş. İnsan bazen yıllarca susuz kaldığını fark etmiyor; ilk yudumu alınca anlıyor ne kadar yorulduğunu. Meğer ruh da su istermiş… Hem de buz gibi, berrak, sessiz bir huzur. Bugün dur...

Bugünden Eksilen

Bir gün gelir, insan geleceği düşünmekten yorulur. Çünkü gelecek, umut gibi anlatıldığı kadar masum değildir. Çoğu zaman bir erteleme biçimidir; bugünden kaçmanın kibar bir yolu. “Sonra yaparım” dediğimiz her şey, şimdiki zamandan gizlice alınmış küçük borçlardır. Bir konuşma ertelenir, bir yüzleşme bekletilir, bir özür sessizliğe gömülür. İnsan kendini ikna eder: Şimdi değil… zamanı var. Oysa zaman, sandığımız gibi birikmez. Azalır. Ve azaldıkça insanın içi kalabalıklaşır. Yapılmamışlar, söylenmemişler, yarım bırakılmış cesaretler birikir. En çok da kendimize karşı borçlanırız. Gençken cesur olmayı geleceğe bırakırız, orta yaşta sakinliği, yaş alırken affetmeyi… Ve her seferinde, “Bir gün” diye başlayan cümleler kurarız. Ama o gün gelmez. Sadece biz geliriz o güne. Sonra bir sabah uyanır insan. Her şey yerli yerindedir ama içi eksiktir. Anlar ki asıl kayıp zaman değil, o zamanda yaşanmayan hayattır. Ve işte o an, kimse bir şey söylemez. Çünkü bazı hesaplar yüksek sesle kapatılama...

Ona benden...

bir akşamüstüydü. ev sessizdi, içim dağınık. masada iki çay, ikisi de sogumuş. ben konuşmuyordum. kimse sormuyordu. insan en çok orada yeniliyor hayata. kimsenin suçlu olmadıgı yerde. ne para, ne iş, sadece kendine bakamamak. biri kalktı. pencereyi kapattı. çayı tazeledi. “gecer” demedi. “dayan” da demedi. gitmedi sadece. yıllar sonra fark ettim; bana en çok sarıldıgı anlar degil, sarılmadıgı anlardı. çünkü bazı insanlar sarılmadan da tutar. düşmeni izler ama kaybolmana izin vermez. herkes sabrı över. sabır beklemek sanılır. oysa sabır, aynı acının içinde her gün yeniden uyanmaktır. biri bunu yaptı. sessizce. kendine pay çıkarmadan. bugün ayakta duruyorsam bunu gücüme yazmıyorum. hayata da yazmıyorum. bir insanın en karanlık yerinde ışık olmamayı seçip duvar olmasına yazıyorum.

başarı denilen şey bazen sadece hayatta kalmaktır

başarı, çoğu zaman mutluluk değildir. insanın dayanabildiği yere verdiği addır. herkes kendi sınırını başka bir isimle çağırır. sevdiğini yapan azdır. çoğu insan, yaptığı şeyin içine yerleşir. önce katlanır, sonra alışır. alışmak zamanla sevmek gibi görünür. mutluluk dillerde bir anahtardır. elde dolaşır. ama çoğu kapı o anahtarı tanımaz. insan yine de cebinde taşır, boşuna olmadığını kendine kanıtlamak ister. başarı çoğu zaman bir varış noktası değildir. durabildiğin yerdir. daha ileri gidemediğinde orada kalabilmektir. herkes “başardın” der ayakta kaldığın sürece. içeride ne kaldığıyla kimse ilgilenmez. bazıları başarısız sayılır. çünkü yorulduğunu saklamaz. bazıları başarılıdır. çünkü susmayı öğrenmiştir. susmak zamanla bir meziyet gibi anlatılır. oysa çoğu zaman sadece daha derin bir yorgunluktur. ve bazı hayatlar hiç başarısız olmaz. çünkü başlamak için zaten çok geçtir. sevmek mi işi? bazen sevecek hal bile kalmaz. ama yine de kalkarsın. borcunla, utancınla, yarım kalmış h...

Kime şikayet edeyim?

Hayat seni kime şikâyet edeyim. bitmeyen bir girdabın içindeyim ama artık dönmüyorum bile. bu bir hareket değil, sabit bir boğulma. ne dibe vurabiliyorum ne yukarı çıkabiliyorum. tam ortasında tutulmuş gibiyim. günler geçmiyor. üst üste bırakılıyor. her sabah aynı ağırlıkla uyanıyorum. uyku dinlendirmiyor, sadece bilinci kapatıyor. geceyle gündüz arasında fark kalmadı. ikisinin de rengi aynı. herkes konuşuyor. çok konuşuyor. hiçbiri duymuyor. “geçecek” diyorlar. geçmeyen şeylere en çok bu kelime yakışıyor. geçmedi. sadece ben eksildim. kaç kez toparlandım bilmiyorum. kaç kez kendimi yerden kaldırdım. hayat hep aynı yerden bastı. acıyan yerden. insanın en savunmasız olduğu yerden. bunu tesadüf sanmak artık mümkün değil. bağırmak işe yaramıyor. susmak daha çok yakıyor. anlatınca hafiflemiyorsun, anlatmayınca içinden çürüyorsun. bir noktadan sonra acı bile acıtmıyor. sadece duruyor. içeride. herkes güçlü ol diyor. güçlü olmak kırık yerini saklamak demek artık. insan güçlü durdukça ...

Kırık Yılların Hikâyesi

  İlk Sayfa-- Sayfa kapandıktan sonra bazı cümleler hâlâ durur. Gözden değil, içerden okunur. Altı çizilmemiştir ama silinmez. İnsan o cümleleri unutmaz; sadece onlarla yaşamayı öğrenir. Bu kitap, bitmiş şeylerin ardından yazıldı. Yaşanıp geride bırakılanların değil; yaşanıp içerde kalanların defteri bu. Anlatılmayanların. Zamanında söylenmeyip sonradan ağırlaşanların. Bir noktadan sonra insan, olan biteni kaydetmekten vazgeçer. Çünkü kayıt tutmak adalet sağlamaz. Hafıza dürüst değildir. Unuturken bile seçer. O yüzden burada kronoloji yok. Başlangıç yok. Son hiç yok. Bu sayfalarda cevap aranmıyor. Cevaplar çoktan tüketildi. Burada sorulara sadık kalınmaya çalışılıyor. Israrla aynı yere dönülüyor. Çünkü bazı yerler geçmez. Üstü örtülür sadece. Bu bir anlatı değil. Bir itiraf da değil. Daha çok bir durma hâli. Kalabalığın hızına katılmamak. Herkes konuşurken susmayı göze almak. Okurdan bir şey beklemiyor bu metin. Anlaşılmak istemiyor. Sevilmek hiç istemiyor. Sadece eşlik edilebilir. ...

Acımanın Ayıp Sayıldığı Çağ

  Kimse kimseye acımıyor artık. Çünkü acımak, durmak demek. Durmaksa bu çağda suç. Herkes nefret etmeye hazır. Sebep aramıyor. Bir başkasının varlığı bile yeterli. Yardım etmek kimsenin aklından geçmiyor. Geçse bile hemen bastırılıyor. “Benim de derdim var” cümlesiyle. Yalnızlıktan korkuyoruz. Ama insanlardan daha çok. O yüzden yalnız kalmayı seçiyoruz, sonra da bu seçimin altında eziliyoruz. Kalabalıkların içinden kaçıp ekranların içine sığınıyoruz. Kimse dokunmasın, kimse sormasın, kimse gerçekten görmesin istiyoruz. Aynı şehirde yaşıyoruz ama aynı hayatta değiliz. Herkes kendi karanlığını başkasına çarpmadan taşımaya çalışıyor. Bu bir çağ meselesi değil sadece. Bu, alışkanlık. İnsanlıktan yavaş yavaş vazgeçme hali. Ve en kötüsü şu: Artık kimse bu hâlden utanmıyor.

Sessiz Kalan

  Ben kimim diye sormuyorum. Çünkü bu soru artık masum değil. Cevabı olanlar erken öldü, olmayanlar yaşamaya devam ediyor. İnsan kalabalıkta çürürmüş, ben bunu geç öğrendim. Herkes konuştu, kimse duymadı. Herkes baktı, kimse görmedi. Görülmeyen şey zamanla kendini de inkâr ediyor. Geçmiş bir hatıra değil. Bir iz de değil. Geçmiş, insanın içine çökmüş sessiz bir enkaz. Üzerine hayat kuruyorsun, altında hâlâ nefes alan şeyler var. Ben güçlü olmadım. Sadece yıkılmaya sıra gelmedi. Çünkü her gün başka bir şey çöktü: bir insan, bir inanç, bir söz. Kendine sıra kalmadı. Kaybettiklerimin çoğu arkamdan gitmedi. İçimde kaldı. İsimleri yok. Yasları tutulmadı. Ama ağırlıkları var. İnsan onlarla yürümeyi öğreniyor. İnandım. Yanlış yerlere, yanlış insanlara, doğru sandığım zamanlara. Şimdi inançlarımı karanlıkta tutuyorum. Işık görünce kaçıyorlar. Herkes kendini anlatıyor. Ben kendimden eksildim. Çünkü bazı hayatlar anlatılamaz. Anlatıldığında hafifler sanılır, oysa sadece çıplak kalır. Ne kahr...

Derinde

  Boğuluyordum. Ama kimse suyu görmüyordu. Herkes kenardaydı. Kuru. Güvende. Ağzı laf yapan cinsinden. “Şöyle düşün.” “Güçlü ol.” “Geçecek.” Geçmedi. Zaten geçen bir şey değildi bu. İçime doluyordu. Nefes almıyordum, ama ölüyormuş gibi de değildim. Daha kötüsüydü. Yaşıyordum. Sesler vardı. Çok ses. Hepsi doğruydu belki. Ama boğulan birinin kulağı doğruyu ayırt etmez. Sadece gürültü duyar. El uzatan olmadı. Yüzmeyi anlattılar. Kollarımı nasıl hareket ettireceğimi. Suyun mantığını. Oysa benim bilmediğim yüzmek değildi. Ben batıyordum. İçimde bir ağırlık vardı. Adı yoktu. Tarifi yoktu. Ama dibe çekiyordu. Bir an geldi… Sesler kesildi. Tavsiyeler sustu. Herkes uzaklaştı. Kaldım. Su. Ben. Ve anladım: Boğulurken kurtarılmıyorsun. Sadece izleniyorsun. Sonra… Bir şey oldu. Çıkmadım. Kurtulmadım. Sadece alıştım. Artık yüzmüyorum. Batmıyorum da. Soğuğun içindeyim. Hareketsiz. Sessiz. Ve en korkuncu şu: Kimse fark etmiyor.

Engereğin Gözü – ( Z.Livaneli) Eser üzerine

Resim
  Engereğin Gözü , bir tarih romanı gibi durur ama aslında tarihle hiç ilgilenmez. Onun derdi iktidardır. Ve iktidarın insanın içine nasıl sızdığıyla. Bu romanda kimse gerçekten güçlü değildir. Güç, sadece korkunun örgütlenmiş hâlidir. Sarayın duvarları kalın, koridorları uzun, sessizlikleri ağırdır. Ama asıl karanlık, taşın içinde değil; insanların gözlerindedir. Livaneli, bunu bağırarak anlatmaz. Sakin, soğukkanlı, neredeyse merhametsiz bir dille yapar. Okurken şunu fark ediyorsun: Bu hikâyede kimse kötü olmak istemiyor. Herkes hayatta kalmak istiyor. Ve çoğu zaman hayatta kalmak, vicdanı sessizce boğmak anlamına geliyor. Bir bakıyorsun, “emir” dediğin şey, suçu yıkamak için kullanılan bir deterjan olmuş. Bir bakıyorsun, korkaklık ahlak diye sunuluyor. Romanın en rahatsız edici yanı şu: İktidar sahiplerini karikatürleştirmiyor. Onları insan bırakıyor. Zayıf, korkulu, şüpheci, uykusuz… Ve tam da bu yüzden tehlikeliler. Çünkü insan olan kötülük, canavardan daha ...

Vebadan Koronaya

  Bu bir korona zamanı yazısı. Takvimlerin durduğu, aklın geri çekildiği, korkunun yönetimi ele aldığı günlerden. Bir tüccar yolda vebayla karşılaşır. “Nereye gidiyorsun?” der. “Bağdat’a.” “Kaç kişiyi öldüreceksin?” “Beş bin.” Sonra tekrar karşılaşırlar. Bağdat’ta altmış bin kişi ölmüştür. Tüccar hesap sorar. Veba sakindir: “Ben beş binini öldürdüm. Geri kalanını korku.” Yüzyıllar geçti. Hikâye değişmedi. Korona bin kişiyi aldı. Gerisini panik aldı. Aç kalma korkusu aldı. Alışkanlıklarımız aldı. Bir de “bana bir şey olmaz” cümlesi aldı. 10 Nisan akşamı virüsten değil, akıldan uzaklaştık. Ekmek kuyruğu değildi o. Korkunun dışarı taşmasıydı. Ne mesafe kaldı, ne hastalık bilinci, ne de başkasının hayatı. Aylarca gece gündüz çalışan insanların emeği birkaç saatlik telaşla silindi. Bir karar değil, bir panik anı her şeyi dağıttı. Bizi asıl yoran korona olmadı. Kurala direnen yanımız oldu. Evde kalamayan sabırsızlığımız. Konforsuzluğa tahammülsüzlüğümüz. Çünkü insan ölümden önce alışkanl...

Sarı Yüz (Yellowface) – (R.F. Kuang) Eser üzerine

Resim
  Sarı Yüz , bir roman gibi başlamıyor. Bir itiraf gibi başlıyor. Ama yüksek sesle değil. Daha kötüsüyle: kendini haklı çıkararak. Bu kitap bana edebiyatın ne kadar kirlenebilir olduğunu hatırlattı. Sadece para yüzünden değil. Alkış yüzünden. Görülme ihtiyacı yüzünden. Ve en çok da “ben de hak ediyorum” cümlesinin ardına saklanan açgözlülük yüzünden. R.F. Kuang, bir hikâye çalmayı anlatmıyor sadece. Bir hayatı çalmanın ne kadar kolay olduğunu gösteriyor. Bir başkasının acısına dokunup, onu cilalayıp, üstüne kendi adını yazmanın… ve sonra aynaya bakıp hâlâ kendini “iyi biri” sanabilmenin. Roman boyunca rahatsız edici olan şey şu: Ana karakteri tamamen nefret edilesi yapmıyor. Bizi orada tutuyor. “Ben olsam?” sorusunu boğazımıza düğümlüyor. Çünkü o da bizim gibi düşünüyor: Biraz kıskanıyor. Biraz korkuyor. Biraz geç kalmış hissediyor. Ve bir yerden sonra, çizgiyi geçtiğini bile fark etmiyor. Edebiyat dünyası bu romanda temiz değil. Editörler, yayınevleri, sosya...