Kayıtlar

Ocak, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Size Kalan satırlar

“Bu satırlar, bir babanın kalbinden evlatlarının ömrüne bırakılmış sessiz izlerdir.” Bu satırları yazarken zamanın nasıl geçtiğini düşünüyorum. Dün gibi… Oysa bir ömür sığmış araya. Sizi ilk kucağıma aldığım anı hatırlıyorum; o an dünyada hiçbir başarı, hiçbir sevinç bu duygunun yanına bile yaklaşamazdı. O gün anladım ki insanın gerçek zenginliği sahip oldukları değil, kalbinde büyüttükleridir. Ve ben hayatım boyunca en çok sizi büyüttüm içimde. Hayat bana pek çok rol verdi; evlat oldum, eş oldum, dost oldum, düştüm, yeniden kalktım. Ama sizin babanız olduğum gün artık eskisi gibi biri değildim. Korkularım da oldu, yorulduğum zamanlar da… Bazen içimde kimseye göstermediğim fırtınalar koptu. Fakat ne zaman vazgeçecek gibi olsam, aklıma siz geldiniz. İşte o zaman insanın sevdiği için sandığından çok daha güçlü olabildiğini öğrendim. Şunu bilmenizi isterim: Hayatta en doğru yaptığım iki şey varsa, biri annenizle evlenmek, diğeri sizin babanız olmak oldu. Siz büyürken ben de büyüdüm;...

Bugün Huzuru Kana Kana İçtim

Bugün kana kana huzur içtim. Öyle göstererek değil, kimseye anlatma ihtiyacı duymadan… Sanki yıllardır susayan bir yanım vardı da ben bile fark etmemişim. İnsan bazen susuzluğunu anlamıyor. Hayatın telaşını normal sanıyor, omuzlarındaki yükü kader diye taşıyor. Ta ki bir gün içinden derin bir “oh” yükselene kadar… Bugün öyle bir “oh” geçti içimden. Kolay gelmedi bu huzur; içimde kaç fırtına dindi de öyle yer açıldı bu sessizliğe. Meğer huzur, fırtınasız bir hayat değil; fırtınadan korkmamayı öğrendiğin anmış. Eskiden oldurmaya çalıştım, yoruldum. Şimdi “olduğu kadar” diyorum… Ve ilk kez hayat bana yetiyor. Bu bir vazgeçiş değil. Bu, hayatla güreşmeyi bırakıp yan yana yürümeyi öğrenmek. Ne geçmiş susatıyor artık beni, ne de gelecek ürkütüyor. Anladım ki hayat, avuçta tutulan değil; avuç açıldığında yerleşenmiş. İnsan bazen yıllarca susuz kaldığını fark etmiyor; ilk yudumu alınca anlıyor ne kadar yorulduğunu. Meğer ruh da su istermiş… Hem de buz gibi, berrak, sessiz bir huzur. Bugün dur...

Bugünden Eksilen

Bir gün gelir, insan geleceği düşünmekten yorulur. Çünkü gelecek, umut gibi anlatıldığı kadar masum değildir. Çoğu zaman bir erteleme biçimidir; bugünden kaçmanın kibar bir yolu. “Sonra yaparım” dediğimiz her şey, şimdiki zamandan gizlice alınmış küçük borçlardır. Bir konuşma ertelenir, bir yüzleşme bekletilir, bir özür sessizliğe gömülür. İnsan kendini ikna eder: Şimdi değil… zamanı var. Oysa zaman, sandığımız gibi birikmez. Azalır. Ve azaldıkça insanın içi kalabalıklaşır. Yapılmamışlar, söylenmemişler, yarım bırakılmış cesaretler birikir. En çok da kendimize karşı borçlanırız. Gençken cesur olmayı geleceğe bırakırız, orta yaşta sakinliği, yaş alırken affetmeyi… Ve her seferinde, “Bir gün” diye başlayan cümleler kurarız. Ama o gün gelmez. Sadece biz geliriz o güne. Sonra bir sabah uyanır insan. Her şey yerli yerindedir ama içi eksiktir. Anlar ki asıl kayıp zaman değil, o zamanda yaşanmayan hayattır. Ve işte o an, kimse bir şey söylemez. Çünkü bazı hesaplar yüksek sesle kapatılama...

Ona benden...

bir akşamüstüydü. ev sessizdi, içim dağınık. masada iki çay, ikisi de sogumuş. ben konuşmuyordum. kimse sormuyordu. insan en çok orada yeniliyor hayata. kimsenin suçlu olmadıgı yerde. ne para, ne iş, sadece kendine bakamamak. biri kalktı. pencereyi kapattı. çayı tazeledi. “gecer” demedi. “dayan” da demedi. gitmedi sadece. yıllar sonra fark ettim; bana en çok sarıldıgı anlar degil, sarılmadıgı anlardı. çünkü bazı insanlar sarılmadan da tutar. düşmeni izler ama kaybolmana izin vermez. herkes sabrı över. sabır beklemek sanılır. oysa sabır, aynı acının içinde her gün yeniden uyanmaktır. biri bunu yaptı. sessizce. kendine pay çıkarmadan. bugün ayakta duruyorsam bunu gücüme yazmıyorum. hayata da yazmıyorum. bir insanın en karanlık yerinde ışık olmamayı seçip duvar olmasına yazıyorum.

başarı denilen şey bazen sadece hayatta kalmaktır

başarı, çoğu zaman mutluluk değildir. insanın dayanabildiği yere verdiği addır. herkes kendi sınırını başka bir isimle çağırır. sevdiğini yapan azdır. çoğu insan, yaptığı şeyin içine yerleşir. önce katlanır, sonra alışır. alışmak zamanla sevmek gibi görünür. mutluluk dillerde bir anahtardır. elde dolaşır. ama çoğu kapı o anahtarı tanımaz. insan yine de cebinde taşır, boşuna olmadığını kendine kanıtlamak ister. başarı çoğu zaman bir varış noktası değildir. durabildiğin yerdir. daha ileri gidemediğinde orada kalabilmektir. herkes “başardın” der ayakta kaldığın sürece. içeride ne kaldığıyla kimse ilgilenmez. bazıları başarısız sayılır. çünkü yorulduğunu saklamaz. bazıları başarılıdır. çünkü susmayı öğrenmiştir. susmak zamanla bir meziyet gibi anlatılır. oysa çoğu zaman sadece daha derin bir yorgunluktur. ve bazı hayatlar hiç başarısız olmaz. çünkü başlamak için zaten çok geçtir. sevmek mi işi? bazen sevecek hal bile kalmaz. ama yine de kalkarsın. borcunla, utancınla, yarım kalmış h...

Kime şikayet edeyim?

Hayat seni kime şikâyet edeyim. bitmeyen bir girdabın içindeyim ama artık dönmüyorum bile. bu bir hareket değil, sabit bir boğulma. ne dibe vurabiliyorum ne yukarı çıkabiliyorum. tam ortasında tutulmuş gibiyim. günler geçmiyor. üst üste bırakılıyor. her sabah aynı ağırlıkla uyanıyorum. uyku dinlendirmiyor, sadece bilinci kapatıyor. geceyle gündüz arasında fark kalmadı. ikisinin de rengi aynı. herkes konuşuyor. çok konuşuyor. hiçbiri duymuyor. “geçecek” diyorlar. geçmeyen şeylere en çok bu kelime yakışıyor. geçmedi. sadece ben eksildim. kaç kez toparlandım bilmiyorum. kaç kez kendimi yerden kaldırdım. hayat hep aynı yerden bastı. acıyan yerden. insanın en savunmasız olduğu yerden. bunu tesadüf sanmak artık mümkün değil. bağırmak işe yaramıyor. susmak daha çok yakıyor. anlatınca hafiflemiyorsun, anlatmayınca içinden çürüyorsun. bir noktadan sonra acı bile acıtmıyor. sadece duruyor. içeride. herkes güçlü ol diyor. güçlü olmak kırık yerini saklamak demek artık. insan güçlü durdukça ...

Kırık Yılların Hikâyesi

  İlk Sayfa-- Sayfa kapandıktan sonra bazı cümleler hâlâ durur. Gözden değil, içerden okunur. Altı çizilmemiştir ama silinmez. İnsan o cümleleri unutmaz; sadece onlarla yaşamayı öğrenir. Bu kitap, bitmiş şeylerin ardından yazıldı. Yaşanıp geride bırakılanların değil; yaşanıp içerde kalanların defteri bu. Anlatılmayanların. Zamanında söylenmeyip sonradan ağırlaşanların. Bir noktadan sonra insan, olan biteni kaydetmekten vazgeçer. Çünkü kayıt tutmak adalet sağlamaz. Hafıza dürüst değildir. Unuturken bile seçer. O yüzden burada kronoloji yok. Başlangıç yok. Son hiç yok. Bu sayfalarda cevap aranmıyor. Cevaplar çoktan tüketildi. Burada sorulara sadık kalınmaya çalışılıyor. Israrla aynı yere dönülüyor. Çünkü bazı yerler geçmez. Üstü örtülür sadece. Bu bir anlatı değil. Bir itiraf da değil. Daha çok bir durma hâli. Kalabalığın hızına katılmamak. Herkes konuşurken susmayı göze almak. Okurdan bir şey beklemiyor bu metin. Anlaşılmak istemiyor. Sevilmek hiç istemiyor. Sadece eşlik edilebilir. ...

Acımanın Ayıp Sayıldığı Çağ

  Kimse kimseye acımıyor artık. Çünkü acımak, durmak demek. Durmaksa bu çağda suç. Herkes nefret etmeye hazır. Sebep aramıyor. Bir başkasının varlığı bile yeterli. Yardım etmek kimsenin aklından geçmiyor. Geçse bile hemen bastırılıyor. “Benim de derdim var” cümlesiyle. Yalnızlıktan korkuyoruz. Ama insanlardan daha çok. O yüzden yalnız kalmayı seçiyoruz, sonra da bu seçimin altında eziliyoruz. Kalabalıkların içinden kaçıp ekranların içine sığınıyoruz. Kimse dokunmasın, kimse sormasın, kimse gerçekten görmesin istiyoruz. Aynı şehirde yaşıyoruz ama aynı hayatta değiliz. Herkes kendi karanlığını başkasına çarpmadan taşımaya çalışıyor. Bu bir çağ meselesi değil sadece. Bu, alışkanlık. İnsanlıktan yavaş yavaş vazgeçme hali. Ve en kötüsü şu: Artık kimse bu hâlden utanmıyor.

Sessiz Kalan

  Ben kimim diye sormuyorum. Çünkü bu soru artık masum değil. Cevabı olanlar erken öldü, olmayanlar yaşamaya devam ediyor. İnsan kalabalıkta çürürmüş, ben bunu geç öğrendim. Herkes konuştu, kimse duymadı. Herkes baktı, kimse görmedi. Görülmeyen şey zamanla kendini de inkâr ediyor. Geçmiş bir hatıra değil. Bir iz de değil. Geçmiş, insanın içine çökmüş sessiz bir enkaz. Üzerine hayat kuruyorsun, altında hâlâ nefes alan şeyler var. Ben güçlü olmadım. Sadece yıkılmaya sıra gelmedi. Çünkü her gün başka bir şey çöktü: bir insan, bir inanç, bir söz. Kendine sıra kalmadı. Kaybettiklerimin çoğu arkamdan gitmedi. İçimde kaldı. İsimleri yok. Yasları tutulmadı. Ama ağırlıkları var. İnsan onlarla yürümeyi öğreniyor. İnandım. Yanlış yerlere, yanlış insanlara, doğru sandığım zamanlara. Şimdi inançlarımı karanlıkta tutuyorum. Işık görünce kaçıyorlar. Herkes kendini anlatıyor. Ben kendimden eksildim. Çünkü bazı hayatlar anlatılamaz. Anlatıldığında hafifler sanılır, oysa sadece çıplak kalır. Ne kahr...

Derinde

  Boğuluyordum. Ama kimse suyu görmüyordu. Herkes kenardaydı. Kuru. Güvende. Ağzı laf yapan cinsinden. “Şöyle düşün.” “Güçlü ol.” “Geçecek.” Geçmedi. Zaten geçen bir şey değildi bu. İçime doluyordu. Nefes almıyordum, ama ölüyormuş gibi de değildim. Daha kötüsüydü. Yaşıyordum. Sesler vardı. Çok ses. Hepsi doğruydu belki. Ama boğulan birinin kulağı doğruyu ayırt etmez. Sadece gürültü duyar. El uzatan olmadı. Yüzmeyi anlattılar. Kollarımı nasıl hareket ettireceğimi. Suyun mantığını. Oysa benim bilmediğim yüzmek değildi. Ben batıyordum. İçimde bir ağırlık vardı. Adı yoktu. Tarifi yoktu. Ama dibe çekiyordu. Bir an geldi… Sesler kesildi. Tavsiyeler sustu. Herkes uzaklaştı. Kaldım. Su. Ben. Ve anladım: Boğulurken kurtarılmıyorsun. Sadece izleniyorsun. Sonra… Bir şey oldu. Çıkmadım. Kurtulmadım. Sadece alıştım. Artık yüzmüyorum. Batmıyorum da. Soğuğun içindeyim. Hareketsiz. Sessiz. Ve en korkuncu şu: Kimse fark etmiyor.

Engereğin Gözü – ( Z.Livaneli) Eser üzerine

Resim
  Engereğin Gözü , bir tarih romanı gibi durur ama aslında tarihle hiç ilgilenmez. Onun derdi iktidardır. Ve iktidarın insanın içine nasıl sızdığıyla. Bu romanda kimse gerçekten güçlü değildir. Güç, sadece korkunun örgütlenmiş hâlidir. Sarayın duvarları kalın, koridorları uzun, sessizlikleri ağırdır. Ama asıl karanlık, taşın içinde değil; insanların gözlerindedir. Livaneli, bunu bağırarak anlatmaz. Sakin, soğukkanlı, neredeyse merhametsiz bir dille yapar. Okurken şunu fark ediyorsun: Bu hikâyede kimse kötü olmak istemiyor. Herkes hayatta kalmak istiyor. Ve çoğu zaman hayatta kalmak, vicdanı sessizce boğmak anlamına geliyor. Bir bakıyorsun, “emir” dediğin şey, suçu yıkamak için kullanılan bir deterjan olmuş. Bir bakıyorsun, korkaklık ahlak diye sunuluyor. Romanın en rahatsız edici yanı şu: İktidar sahiplerini karikatürleştirmiyor. Onları insan bırakıyor. Zayıf, korkulu, şüpheci, uykusuz… Ve tam da bu yüzden tehlikeliler. Çünkü insan olan kötülük, canavardan daha ...

Vebadan Koronaya

  Bu bir korona zamanı yazısı. Takvimlerin durduğu, aklın geri çekildiği, korkunun yönetimi ele aldığı günlerden. Bir tüccar yolda vebayla karşılaşır. “Nereye gidiyorsun?” der. “Bağdat’a.” “Kaç kişiyi öldüreceksin?” “Beş bin.” Sonra tekrar karşılaşırlar. Bağdat’ta altmış bin kişi ölmüştür. Tüccar hesap sorar. Veba sakindir: “Ben beş binini öldürdüm. Geri kalanını korku.” Yüzyıllar geçti. Hikâye değişmedi. Korona bin kişiyi aldı. Gerisini panik aldı. Aç kalma korkusu aldı. Alışkanlıklarımız aldı. Bir de “bana bir şey olmaz” cümlesi aldı. 10 Nisan akşamı virüsten değil, akıldan uzaklaştık. Ekmek kuyruğu değildi o. Korkunun dışarı taşmasıydı. Ne mesafe kaldı, ne hastalık bilinci, ne de başkasının hayatı. Aylarca gece gündüz çalışan insanların emeği birkaç saatlik telaşla silindi. Bir karar değil, bir panik anı her şeyi dağıttı. Bizi asıl yoran korona olmadı. Kurala direnen yanımız oldu. Evde kalamayan sabırsızlığımız. Konforsuzluğa tahammülsüzlüğümüz. Çünkü insan ölümden önce alışkanl...

Sarı Yüz (Yellowface) – (R.F. Kuang) Eser üzerine

Resim
  Sarı Yüz , bir roman gibi başlamıyor. Bir itiraf gibi başlıyor. Ama yüksek sesle değil. Daha kötüsüyle: kendini haklı çıkararak. Bu kitap bana edebiyatın ne kadar kirlenebilir olduğunu hatırlattı. Sadece para yüzünden değil. Alkış yüzünden. Görülme ihtiyacı yüzünden. Ve en çok da “ben de hak ediyorum” cümlesinin ardına saklanan açgözlülük yüzünden. R.F. Kuang, bir hikâye çalmayı anlatmıyor sadece. Bir hayatı çalmanın ne kadar kolay olduğunu gösteriyor. Bir başkasının acısına dokunup, onu cilalayıp, üstüne kendi adını yazmanın… ve sonra aynaya bakıp hâlâ kendini “iyi biri” sanabilmenin. Roman boyunca rahatsız edici olan şey şu: Ana karakteri tamamen nefret edilesi yapmıyor. Bizi orada tutuyor. “Ben olsam?” sorusunu boğazımıza düğümlüyor. Çünkü o da bizim gibi düşünüyor: Biraz kıskanıyor. Biraz korkuyor. Biraz geç kalmış hissediyor. Ve bir yerden sonra, çizgiyi geçtiğini bile fark etmiyor. Edebiyat dünyası bu romanda temiz değil. Editörler, yayınevleri, sosya...

Esin hanım ve İlham bey yıllar sonra

  Yıllar sonra fark ediyorum; yazamadığım günler yazamadığım için değilmiş. Anlatacaklarım ağırlaştığı içinmiş. Eskiden esin gelmez sanırdım. İlham küsmüş gibi gelirdi. Meğer gitmemişler. Sadece sustukları yer büyümüş. Gençken cümleler aceleci olur. İnsan anlatmak ister. Anlatınca geçeceğini sanır. Yıllar sonra anlıyor insan; bazı şeyler anlatılınca geçmez. Sadece derine iner. Eskiden sabah altılarda yazardım. Kafam berrak, kalem cesurdu. Beğenilmek bir ihtimaldi. Şimdi bir yük. Şimdi kelimeler daha ağır. Çünkü artık ne yazarsam bir yerden kanatacağını biliyorum. En çok da kendimden. Eskiden doğaçlama yazardım. Hâlâ öyleyim. Ama artık klavyeyle konuşmuyorum. Karşıma kendimi alıyorum. Gözümü kaçırmadan. Bazen günlerce yazmıyorum. Sonra tek bir cümle geliyor. Ve anlıyorum: Esin hâlâ burada. İlham hâlâ yaşıyor. Ama artık şunu da biliyorum: Bazı yazılar iyileştirmek için değil, kanıtlamak için yazılır. İnsanın hâlâ hayatta olduğunu.

Annemin Uyurgezer Geceleri (Ayfer Tunç) Eser üzerine

Resim
  Bazı anneler uyur. Bazıları uyurgezer. Ama bazı anneler vardır; uyanıkken bile geçmişin içinde dolaşır. Ve çocukları, onların açtığı kapılardan geçmek zorunda kalır. Annemin Uyurgezer Geceleri bir yüzleşme romanı değil yalnızca. Bu kitap, kaçınılan her şeyin bir gece ansızın ayağa kalkıp evin içinde dolaşmasının hikâyesi. Bellek burada bir nimet değil. Bir yük. Unutamamak, affedememek, geçmişi susturamamak. Annenin ağzından dökülen her kelime, kızın içinde yıllardır kapalı duran bir odayı açıyor. O odada aşk var ama yarım. Aile var ama çatlak. Kimlik var ama tamamlanmamış. Bu roman bize şunu söylüyor: Bazı hayatlar yaşanmaz, devredilir. Anne yarım kalır, kız onu tamamlamaya çalışırken kendini eksiltir. Aşk da masum değil bu hikâyede. Çünkü geçmişle yüzleşmeyen hiçbir insan birini gerçekten sevemez. Sadece tutunur. Toplumsal olan, kişisel olanın arkasına gizlenmiş. Kadınlık, sessizlikle öğretilmiş. Susmak erdem sanılmış, acı miras bırakılmış. Bu kitapta arınma bir rahatlama değild...

Bekle Beni Üzerine (Z.Livaneli) Eser üzerine

Resim
Bu kitap bir aşk hikâyesi anlatmıyor. Aşk zaten burada çoktan ölmüş. Anlatılan şey, ölüsünü terk edemeyen insanların hikâyesi. Gitmek özgürlük sanılır. Oysa çoğu zaman sorumluluktan kaçmanın kibar adıdır. Beklemek ise sabır değil, kendi hayatını askıya almaktır. Livaneli bu romanda kimseyi aklamaz. Seven de suçludur, bekleyen de. Çünkü ikisi de gerçeği bilir ama hiçbiri bedel ödemek istemez. Zaman ilerlemez bu kitapta. Zaman çürür. Yıllar geçtikçe insanlar büyümez, sadece daha sessiz hâle gelir. Söylenmeyen her cümle, biraz daha zehir olur. Ve bir süre sonra kim kime neyi söylemediğini bile hatırlamaz. Bu roman şunu fısıldar: Bazı insanlar sevdiklerini değil, kendi korkularını korur. Bekle Beni, birini beklemenin değil, kendinden vazgeçmenin romanıdır. Ve bazı bekleyişler vardır; kimse gelmez, ama sen yine de gidemeyecek kadar geç kalmışsındır. Mehmet Salih Özsaraç

Bir Zamanlar Olan Çocuk

  Bir zamanlar bir çocuk vardı. Dünya ona ağır gelmiyordu. Çünkü çocuk olmak, ağır şeyleri düşünmemekmiş. Sonra büyüdü. Büyümek, yavaş yavaş bir şeyleri kaybetmekti. Hayaller, umutlar, ses. Yetişkin olmak, bir çocuğu taşımak ama onu susturmakmış. Üstüne sorumluluklar, üstüne “olması gerekenler”. O çocuk hâlâ duruyor. Sana bakıyor. Hiç konuşmadan. Sen, onu utandırdın mı? Susturdun mu? “Artık büyüdün” diye yuttun mu? Bir gün fotoğrafta bir çocuk göreceksin. O çocuk sana bakacak. Gülmeyecek. Sadece bekleyecek. Ve sen, onu hiç sevmemiş gibi hissedeceksin.

Hayatın En Büyük Boşluğu

  Gençken paranın en önemli şey olduğunu düşünürdüm. Hatta hayatın kendisi paraymış gibi gelirdi. Para varsa her şey var. Para yoksa hiçbir şey. Şimdi yaşlandım. Ve artık eminim. Para, insanı kurtarmıyor. Ama kurtarmayan şeylerin en büyüğü de o. Çünkü para, insanı öldürmüyor; insanı sessizleştiriyor . Paranın olmadığı yerde kimse seni hatırlamıyor. Paranın olduğu yerde herkes seni seviyor. Bu sevgi değil. Bu bir alışveriş. Gençken “sevgi” diye bildiğin şeyin, aslında paranın bir yansıması olduğunu anlamak acı veriyor. Ama daha acı olan şu: anlayınca da vazgeçemiyorsun. Çünkü insan, bir şeyin yanlış olduğunu bilse bile, o şeyin kapısını kapatamıyor. Para, kapıları açıyor. Ve insanlar, kapıları açan şeyi sevmeye başlıyor. Bir gün fark ediyorsun ki hayatın en büyük boşluğu, para değil; paranın geride bıraktığı yalnızlık . Ve o yalnızlık, en çok paranın en çok olduğu yerde büyüyor. Para, insanı kurtarmıyor. Ama insanı, parayla birlikte ölüme daha yakınlaş...

Ciddiye almayın bu hayatı

  Fazla ciddiye almayın bu hayatı. Bir gün her şey fotoğraflarda kalacak. Şu an ağlıyorsun. Sonra “geçer” diyeceksin. Şu an seviniyorsun. Sonra “unutulur” diyecek biri çıkacak. Her şey, bir kareye sığacak. İnsan, en çok “şimdi” diye bağırırken, sonra en çok “unutmuşum” diye susuyor. Ve bir gün, elinde kalan tek şey, tozlu bir albüm olacak. Sonra bir şey hissetmeyeceksin. Sadece bakacaksın. Ve fotoğraf, seni anlatmayacak. Sadece duracak.

Hayat ve Poker

Resim
Hissettiğin her şey yüzüne yansıyorsa, poker masasına oturma. Bunu kart için söylemiyorum. İnsan için söylüyorum. Çünkü dünya merhametle dönen bir masa değil. Kimse senin iyi niyetine bakıp kart açmaz. Sen sevindiğinde bunu fırsat sayan çoktur. Korktuğunu fark eden ise durmaz, üstüne gelir. Yüzün konuşuyorsa, sen sustuğunu sanırsın. Oysa her şey ortadadır. Bir bakış, yarım bir gülümseme, göz bebeklerinde büyüyen o anlamsız umut… Hepsi karşı tarafın cebine fiş olur. Hayatta en pahalı bedeller “Ben buyum” demenin aceleye geldiği yerde ödenir. Herkese kendini anlatırsan bir süre sonra kimse seni gerçekten dinlemez. Dürüstlük dediğin şey bazen sadece savunmasızlıktır. İnsanlar senin kalbini merak etmez. Nereden kırılacağını merak eder. Ve bunu çözdüklerinde oyun tuhaf bir hızlanır. O yüzden yüzünü biraz kapat. Herkesin bilmesine gerek yok. Ne hissettiğini değil, neye dayandığını bilsinler. Poker oynama denilen şey aslında hayatta kalma bilgisidir. Peki hayat bir poker o...

Başarısızlık CV’ye Yazılmaz

Resim
  Başarısızlık CV’ye Yazılmaz Ama insan en çok orada kırılır. Ve kırıldığı yerden büyür falan denir ya… O kadar romantik değil. Bir şeyler çöker. Sessizce. Kimseye haber vermeden. İş gider. Ortaklık dağılır. Yanında sandığın insanlar uzaklaşmaz, kaybolur. Telefon susar. Bazen haftalarca. Dışarıdan bakıldığında “küçük bir aksaklık”tır bu. “Toparlanır” derler. Ama içeride başka bir hesap kapanır. İnsan kendisiyle baş başa kalır. Kaçacak yer yoktur. Gurur önce direnç gösterir. Sonra teslim olur. İnsanın en ağır yenilgisi budur zaten. Kimseye değil, kendine. CV’ye yazılmaz bunlar. Çünkü yazsan da işe yaramaz. Kimse senin kaç gece uykusuz kaldığını sormaz. Kaç kez vazgeçip vazgeçmediğini de. Hayat hepsini yazar. Ama ince ince değil. Kazıyarak. Ve günün birinde şunu anlarsın: Başarısızlık seni güçlendirmedi. Sadece eski seni öldürdü.

İki Kaya Arasında

Resim
  Hayat bazen geniş yollar sunmaz; seni dar bir aralığa sıkıştırır. Ayakta kalmayı öğrenenler, işte orada kök salar. Kayaların arasına düşmüş bir hayat bu. Ne seçtiği yer burasıydı, ne de şartlar adildi. Toprak kıttı, rüzgâr hoyrattı, gökyüzü bile mesafeliydi. Ama kökler, “olmaz” kelimesini bilmezdi. Ayakta kalmak, güçlü olmak değildi çoğu zaman; vazgeçmemeyi öğrenmekti. Kimsenin el uzatmadığı yerde kendi gövdene yaslanmaktı. Hayat bazen seni iki kaya arasına sıkıştırır. Kaçacak yer bırakmaz, bahane üretmeye fırsat tanımaz. İşte tam orada belli olur kim olduğun. Ayakta kalmayı bileceksin. Çünkü insan, en çok devrilmediği yerde büyür.

Ne Kadar Çok Öldük Yaşamak İçin

Resim
  Ne Kadar Çok Öldük Yaşamak İçin “Durmadan düşünüyorum ne kadar çok öldük yaşamak için.” (Onat Kutlar) Bu cümle insanın içini birdenbire sessizleştiriyor. Çünkü herkes biliyor ama az kişi söylüyor: Yaşamak dediğimiz şey, çoğu zaman hayatta kalmaktan ibaret. Ve hayatta kalmak için insan, kendinden parça parça vazgeçiyor. Ne kadar çok öldük… Bir cümleyi yutarken, bir itirazdan vazgeçerken, bir haksızlığa alışırken. Bir gün daha geçsin diye, bir sorun çıkmasın diye, birileri üzülmesin diye… Hep biraz daha sustuk. Hep biraz daha eksildik. Yaşamak için öldürdük bazı duyguları. Öfkeyi değil belki ama umudu. İsyanı değil ama cesareti. Çocukluğumuzu, hayallerimizi, “olmaz” denilen tarafımızı. Bu ülke unutuşun kolay olduğu bir yer. İnsanlar çabuk alışıyor; acıya, yoksunluğa, adaletsizliğe. Unutmak burada bir refleks. Hatırlamak ise neredeyse bir direniş. O yüzden bu cümle sadece bir yakınma değil, bir hesaplaşma. “Ne kadar çok öldük yaşamak için” derken, aslında soruyor: Bunca kaybın sonun...

Yan Taraf

Resim
Refik günlerdir aynı duvarın önündeydi. Duvar dediği şey beton muydu, yoksa yıllardır içinden çıkamadığı düşünceler mi, ayırt edemiyordu artık. Bildiği tek şey vardı: Önünde bir engel vardı ve ona öğretilen, engellerin ancak üstünden geçilebileceğiydi. Taşları tek tek dizdi. Her taş biraz “keşke”, biraz “daha önce”, biraz da “ya şöyle olsaydı”ydı. Yükseldikçe çözüme yaklaşacağını sandı. Ama olmadı. Yukarı çıktıkça nefesi daraldı, manzara küçüldü. Hayat, tam da o yükseklikte daha az görünür oldu. Refik durmayı hiç becerememişti. Durmak, onun sözlüğünde vazgeçmekti. Vazgeçmekse zayıflıktı. O yüzden yorgunluğunu inkâr etti, ellerindeki acıyı görmezden geldi. Çünkü bazı acılar, insanın kendine anlattığı hikâyenin vazgeçilmez bir parçasıydı. Sonra bir an geldi. İnsan bazen bir an yaşar; bütün yıllar o ana sığar. Refik başını biraz yana çevirdi. Sadece biraz… Ve o an fark etti: Duvarın hemen solunda, yıllardır orada duran bir açıklık vardı. Sessizdi. Genişti. Yeşil bir nefes gibi, mavi ...

Katar'dan Notlarım

Resim
Katar’a iner inmez anlıyorsun; burası acele etmeyen ama her şeyin tam zamanında olduğu bir yer. Hava sıcak, ama düzensiz değil. İnsanlar sakin, ama mesafesiz de sayılmaz. Her şey yerli yerinde; sanki “fazlasına gerek yok” diye kurulmuş bir düzen. Doha’da gökdelenler göğe meydan okuyor ama bağırmıyor. Cam, çelik ve mermer var; ama gösteriş yok. Zenginlik saklanmıyor, fakat göze de sokulmuyor. Bir tür sessiz güç hâli… Bizde olsa mutlaka LED’le anlatılırdı. Sokaklarda yürürken şunu fark ediyorsun: Kimse kimseye yetişmeye çalışmıyor. Koşan yok, korna yok, omuz atan yok. Zaman burada biraz daha geniş tutulmuş sanki. İnsan düşünmeye vakit buluyor; bu bazen iyi, bazen tehlikeli. Kafelerde oturup etrafı izledim. Herkesin elinde telefon var ama kimse kimseyi aceleyle geçmiyor. Garsonlar sakin, yüzler gergin değil. Kimse “bir an önce” yaşamıyor hayatı. Bizim memleketteki o görünmez telaş, burada pasaport kontrolünde kalmış. Akşamları çöl başka bir şey anlatıyor. Sessizlik var ama boşluk değ...