Kayıtlar

2007 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

RADYOLU BİR ANI

(Radyolu Bir Anı) Akşamüstleri radyoyla başlardı evde hayat. Televizyon yoktu ya da açılsa bile esas ses radyonunkiydi. Kahverengi, ahşap bir kutu. Üstünde döner bir düğme, içinde cızırtılı bir dünya. Babam radyonun başına geçerdi. Düğmeyi çevirirken başka bir şehre bağlanır gibi ciddiydi. Frekans tutunca oda biraz sakinleşirdi. Haberler dinlenirdi önce. Kimse konuşmazdı. Sonra bir şarkı girerdi araya. O şarkılar hep yarım kalırdı sanki. Tam alışırken biterdi. Ben radyoya değil, o anlara bakardım. Sigara yakılır, kül tablası masaya çekilirdi. Radyo susmazdı, biz susardık. O zamanlar bunun adı alışkanlık değildi. Ev düzeniydi. Hayatın akışıydı. Kimse sorgulamazdı. Yıllar sonra fark ettim: Her akşam aynı saatte susmayı öğrenmişim. Beklemeyi, ertelemeyi, bir şeyleri sonra yapmayı. İşlerimi hep son ana bırakmamın bir sebebi vardı belki. Zaman, benim için hep radyodaki şarkılar gibiydi: Gelir, cızırtıyla geçer, biterdi. Bir gün eski bir radyo gördüm bir vitrinde. Aynı model. Aynı dü...

Gülümse...

Gülümsemek Üzerine Bazı sabahlar var, insan uyanıyor ama hayata henüz katılmamış oluyor. Yatak toplanmış, çay konmuş, ama içimiz hâlâ bir önceki günden kalma. Aynaya bakıyorum. Yüzüm tanıdık. Çok şey görmüş, biraz yorulmuş. Gülümsüyorum. Kendime değil belki, hayatta kalmış olmama. Perdeyi açıyorum. Güneş “hoş geldin” demiyor. Hiçbir zaman demedi zaten. O doğuyor, biz istersek eşlik ediyoruz. Çıplak ayak basıyorum yere. Ev dediğimiz şeyin bazen gerçekten bizim, bazen de sadece kısa süreli bir durak olduğunu düşünüyorum. Misafirlik hissi hiç geçmiyor. Yüzümü yıkarken suyun acele etmediğini fark ediyorum. Bir damlada okyanus saklı, ama biz hep musluğu suçluyoruz. Şunu öğrendim yıllar içinde: Kimse borcunu ödeyemeden gitmedi bu dünyadan, çünkü borç sandığımız şeyler çoğu zaman bize ait değildi. Hayatta olmak, kenarında durmak değil. İçinde olmaktır. Başkalarının dediği gibi değil, kitaplarda yazdığı gibi hiç değil. İçinden geldiği gibi. Güneş ve Ay beklemedi beni. Hiç kimseyi bekle...

İyi ve Kötü

İyi ve Kötü Leonardo da Vinci, Son Akşam Yemeği tablosunu yapmaya karar verdiğinde büyük bir zorlukla karşılaştı. İyiyi, İsa’nın yüzünde; kötüyü ise ona ihanet etmeye karar veren Yahuda’nın yüzünde anlatmalıydı. Bunun için iki ayrı insan bulmalıydı. Biri saf iyiliği, diğeri karanlığı taşımalıydı. Resmi yarım bıraktı ve modeller aramaya başladı. Bir gün bir koronun konserinde, genç bir adam dikkatini çekti. Yüzünde huzur vardı, bakışları temizdi. Tam İsa’ya yakışırdı. Onu atölyesine davet etti, sayısız eskiz çizdi. Aradan üç yıl geçti. Tablo neredeyse tamamlanmıştı ama Yahuda’nın yüzü hâlâ yoktu. Kilisenin kardinali Leonardo’yu sıkıştırmaya başladı. Zaman daralıyordu. Günler süren arayışın sonunda Leonardo, kaldırım kenarında yığılmış, paçavralar içinde, sarhoşluktan kendinden geçmiş bir adam buldu. Yardımcılarına, “Onu kiliseye götürün,” dedi. Artık taslak yapacak vakti yoktu. Adam ayakta zor duruyordu. Ne olduğunu bile anlamıyordu. Leonardo, adamın yüzündeki inançsızlığı, bencilli...

Bugün Kendim Olmak istiyorum

Kendim Olmak Bugün kendim olmak istiyorum. Eskisi gibi değil; daha sakin, daha az aceleyle. Artık sabahları müzikle uyanıyorum ama sesini fazla açmıyorum. Gençlikteki gibi komşuya inat değil; kendime yakın olsun diye. Kahvaltı sofrası hâlâ önemli benim için. Eskiden kalabalık olsun isterdim, şimdi sevdiğim birkaç yüz yeter. Çayın demi, sözlerin samimiyeti… Gerisi fazla. Akşam olunca en sevdiğim tabakları çıkarıyorum. Bir zamanlar kırılır mı diye sakladıklarımı. Artık biliyorum: kırılan tabaktan çok kullanılmayan hayat kalıyor insanda. Sevdiklerimi arıyorum bazen. “Bir şey mi oldu?” diye soruyorlar. Hayır… Sadece “seni seviyorum” demek için. Bazı cümleler yaş aldıkça ertelemeye gelmiyor. Çimlere yalın ayak basmayı seviyorum hâlâ. Toprak değişmedi belki ama ben değiştim. Otobüs şoförüne “Günaydın” derken içimden geliyorsa söylüyorum artık. İçimden gelmeyeni yapacak yaşta değilim. Hatalarıma kızmıyorum. Onlarla uzun bir yol yürüdük. Bazıları bana pahalıya mal oldu ama hepsi beni ba...

başarı kültürü üzerine!

Bir Amerikalı ile bir Rus işadamı ormanın içinde bulunan bir otelin çevresinde dolaşmaktadır. Aniden aç bir aslan üzerlerine doğru saldırmaya başlar. Her ikisi de korkup aynı anda ormanın içine doğru kaçarlar. Bu sırada Amerikalı oturarak çantasından spor ayakkabılarını çıkarıp giymeye başlar. Rus, bir yandan kaçarken bir yandan da şaşkınlık içinde sorar:-Sen o spor ayakkabılarını giyerek, aç bir aslandan daha hızlı koşabileceğini mi sanıyorsun?Amerikalı, spor ayakkabılarını giydiği gibi hızla koşmaya başlar. Önce Rus´u yakalar, sonra da geçer. Çünkü biri iş ayakkabılarıyla, diğeri spor ayakkabılarıyla koşmaktadır. Rus´u geçen Amerikalı dönüp cevap verir:- Ben o spor ayakkabılarını giyerek aç bir aslandan daha hızlı koşarım demedim, senden daha hızlı koşarım dedim!İş adamlarına yönelik düzenlenen "etkili yönetim ve liderlik becerileri" seminerlerinde sık sık anlatılan bu hikâyeden çıkarılabilecek üç ders vardır:1. Uzun vadede farklı sonuçlar almak için bugünden rakiplerin düş...