Altı Ay

Altı ay... Kâğıt üzerinde iki kelime. Yaşayan için ise bitmek bilmeyen bir bekleyiş. İnsan işsiz kalınca sadece gelirini kaybetmiyor. Önce telefonun sesini kaybediyor. Sonra sabahları kalkmak için duyduğu heyecanı. Ardından yavaş yavaş kendine olan inancını... Bir zamanlar aranan, danışılan, fikri sorulan biriyken, bir anda kimsenin aramadığı birine dönüşüyor. En acısı da bu. Yıllarını veriyorsun. Gençliğini veriyorsun. Sağlığından veriyorsun. Ailene daha iyi bir hayat kurabilmek için uykularından veriyorsun. Sonra bir gün anlıyorsun ki iş dünyasının hafızası yok. Dün alkışlanan insan, bugün unutulmuş bir dosya gibi bir kenara bırakılabiliyor. Altı aydır her sabah aynı umutla bilgisayarın başına oturuyorum. Her başvuruda kendimden bir parça gönderiyorum. Her sessizlikte biraz daha eksiliyorum. Kimse söylemiyor ama işsizlik insanın onuruyla da mücadele etmesidir. Bankadaki rakamlarla değil, aynadaki yüzüyle savaşmasıdır. Bazı geceler uyku tutmuyor. Tavanı seyrediyorsun. Saatin tik takları duyuluyor. Ve zihnin acımasız sorular soruyor: "Yoksa artık kimsenin ihtiyacı olmayan biri mi oldun?" İşte o soru insanın içine bir bıçak gibi saplanıyor. Çünkü yıllarca çalıştıktan sonra insan parasızlıktan önce görünmez olmaktan korkuyor. Hayatın dışına itilmiş gibi hissetmekten korkuyor. Altı ay boyunca öğrendiğim bir şey varsa o da şu: Yalnızlık kalabalıkların içinde yaşanıyor. Herkes kendi hayatına devam ederken sen durmuş bir saatin içinde yaşamaya başlıyorsun. Günler geçiyor. Haftalar geçiyor. Aylar geçiyor. Ama bekleyiş geçmiyor. İçinde küçücük bir umut kıvılcımı hâlâ yanıyor belki. Fakat rüzgâr sert. Gece uzun. Ve insan bazen en çok da kendi sessizliğinden yoruluyor.

Yorumlar