Kayıtlar

Mayıs, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Selden Sonra

Resim
Yazlık, benim için huzurun adresiydi. Şehrin gürültüsünden uzaklaştığım, sabah kahvemi kuş sesleriyle içtiğim, geleceğe dair küçük hayaller kurduğum bir sığınaktı. O gün de sıradan başlamıştı. Gökyüzü kapalıydı ama kim bilebilirdi ki birkaç saat sonra hayatın akışı değişecekti. Önce yağmur hızlandı. Sonra yollar dereye dönüştü. Ardından suyun uğultusu duyulmaya başladı. İnsan bazen doğanın gücü karşısında ne kadar küçük olduğunu bir anda anlıyor. Dakikalar içinde yükselen sular, yılların emeğini, birikimini ve hatıralarını önüne katıp götürüyordu. En acısı ise arabamı seyretmekti. Yıllardır kullandığım, beni sevdiklerime götüren, nice yol arkadaşlığı yapan aracım suyun içinde sürüklenmeye başladı. Direksiyonunda değildim ama sanki ben de onunla birlikte sürükleniyordum. Bir süre sonra araç gözden kayboldu. Sonra haber geldi: "Pert olmuş." İki kelime... Ama bazen iki kelime insanın içine bir kaya gibi oturabiliyor. O gece uyuyamadım. Sonraki gece de... Gözlerimi...

Kahve Soğumadan...

Resim
İnsan neden yazar? Gerçekten anlatacak çok şeyi olduğu için mi? Yoksa içinde susturamadığı bir uğultu bulunduğu için mi? Sanırım çoğumuz ikinci sebepten yazıyoruz. Çünkü insanın içi bazen kalabalık olur. Kimse görmez ama içeride sürekli konuşan bir geçmiş vardır. Yarım kalmış cümleler… Geç kalınmış özürler… Söylenememiş kırgınlıklar… Yazı biraz da bunun içindir işte. Hayatın içinde yüksek sesle söylenemeyen ne varsa, kâğıda sessizce bırakılır. Bazıları yazmayı üretmek sanır. Oysa yazmak çoğu zaman saklanmaktır. İnsan kalabalığın içinde güçlü görünür, ama gece herkes uyuduktan sonra bir cümlenin içine sığınır. Bir kahve yapılır. Masaya oturulur. “Bu gece içimde ne varsa dökeceğim,” denir. Sonra saat ilerler. Kelimeler önce cesur gelir, ardından yorulur. İnsan bazen en doğru cümleyi tam yazacakken durur. Çünkü bazı gerçekler, insanın kendi gözünün içine bile ağır gelir. Ve tam o anda kahve soğumuştur. Hayatın garip tarafı da budur zaten… En sıcak duygularımızı anlatmaya çalışırk...

Kusursuzluğun Görünmez Çatlağı

Resim
Eskiden dükkânın kepengi ağır gelirdi, paslı metalin çıkardığı o dirençli ses içimi ısıtırdı. Şimdi akıllı sistemler, raporlar ve pürüzsüz işleyen süreçler arasında, kepenkler sanki kendiliğinden kalkıyor. Ama her şeyin bu kadar kolaylaştığı yerde, insan neden daha fazla yoruluyor? Göz kararı kahvenin tadı ile dijital terazinin hassas ölçüsü arasındaki o uçurum, aslında hayatın kendisidir. Gallup raporlarına baksanız, insanların işlerine neden bağlanmadığını yüzdelerle anlatırlar. Rakamlar soğuktur, mesafelidir. Onlar dükkândaki o derin sessizliği "sorunsuzluk" olarak kaydeder. Oysa kimseden ses çıkmaması, her şeyin yolunda olduğu anlamına gelmez; bazen herkesin o dükkândan ruhen çoktan çıktığı anlamına gelir. Mükemmellik, içinde insan nefesi barındırmayan bir cam fanus gibidir. İçerisi tertemizdir ama yaşanmaz. Bir hikâye yazarsınız, "daha iyi olsun" diye başkaları dokunur, düzeltir; sonunda ortaya çıkan metin hatasızdır ama size yabancıdır. Çünkü o metnin içindek...