Kayıtlar

Öne Çıkan Yayın

Kusursuzluğun Görünmez Çatlağı

Resim
Eskiden dükkânın kepengi ağır gelirdi, paslı metalin çıkardığı o dirençli ses içimi ısıtırdı. Şimdi akıllı sistemler, raporlar ve pürüzsüz işleyen süreçler arasında, kepenkler sanki kendiliğinden kalkıyor. Ama her şeyin bu kadar kolaylaştığı yerde, insan neden daha fazla yoruluyor? Göz kararı kahvenin tadı ile dijital terazinin hassas ölçüsü arasındaki o uçurum, aslında hayatın kendisidir. Gallup raporlarına baksanız, insanların işlerine neden bağlanmadığını yüzdelerle anlatırlar. Rakamlar soğuktur, mesafelidir. Onlar dükkândaki o derin sessizliği "sorunsuzluk" olarak kaydeder. Oysa kimseden ses çıkmaması, her şeyin yolunda olduğu anlamına gelmez; bazen herkesin o dükkândan ruhen çoktan çıktığı anlamına gelir. Mükemmellik, içinde insan nefesi barındırmayan bir cam fanus gibidir. İçerisi tertemizdir ama yaşanmaz. Bir hikâye yazarsınız, "daha iyi olsun" diye başkaları dokunur, düzeltir; sonunda ortaya çıkan metin hatasızdır ama size yabancıdır. Çünkü o metnin içindek...

Yarının yalanı

Resim
“Bugün 26 Nisan 2026. Ve ben hâlâ ‘yarın’ kelimesinin edebiyattaki en büyük yalan olduğuna inanıyorum.” – Franz Kafka (atıf/kurgusal) Yarın… İnsanın kendine attığı en şık kazıktır. Herkesin cebinde bir “yarın” vardır. Temiz, ütülü, kusursuz… Hiç kirlenmemiş. Çünkü hiç kullanılmamıştır. Bugün yapamadıklarımızı yarına devrederiz. Sorumlulukları, yüzleşmeleri, hatta sevmeyi bile… Sanki zaman bir banka ve yarın diye bir hesabımız varmış gibi. Oysa hayat nakit çalışır. Ve kasada sadece “bugün” vardır. Yarın dediğimiz şey çoğu zaman korkunun makyajlı halidir. “Hazır değilim” demenin daha kibar bir yolu. “Cesaretim yok” itirafının edebi versiyonu. Ve acı gerçek şu: Yarın gelmez. Gelen şey hep bugündür. Ama biz ona her seferinde başka bir isim takarız. Sonra bir bakarsın… Ertelediğin hayat, yaşamadan eskimiş. — Mozsarac

Yetişkin Çelişkisi

Resim
"23 Nisan çocuk bayramıysa, 24 Nisan'da neden yetişkinler ağlıyor?" – George Carlin Bir gün önce sokaklar bayrakla süslenir, çocuklar şiir okur, yüzlerde sebepsiz bir gülümseme dolaşır. Sanki hayat, bütün ağırlığını bir günlüğüne askıya almış gibidir. Çocuklar konuşur, büyükler dinler. Gelecek, ilk kez bu kadar masum görünür. Ama takvim yaprakları yerinde durmaz. Ertesi gün… sesler kısılır. Aynı insanlar bu kez daha az konuşur, daha çok düşünür. Çünkü çocukların bayramı, yetişkinlerin hafızasına çarpar. Ve hafıza dediğimiz şey, çoğu zaman kutlanacak değil, taşınacak bir yüktür. Belki de mesele şudur: Çocuklar henüz hatırlamaz. Yetişkinler ise unutamaz. Bir gün umutla kurulan cümleler, ertesi gün geçmişin gölgesine düşer. Ve insan anlar ki; takvim sadece günleri değil, duyguları da değiştirir. Çocuklar geleceğe bakar. Yetişkinler geçmişe. Ve bazen, aynı ülkede… biri gülerken diğeri ağlar.

ÖYLESİNE BİR KADIN

Resim
“Bana öyle bir kadın bulun ki tüm dünyamı onun ayaklarına serebileyim.” dedim. Buldum. Ama o… dünyamı ayaklarının altına istemedi. Benimle, sadece benimle paylaşmak istedi. Sadece yanımda olmak istedi. İşte o an anladım: Ben sevginin yanlış tarifini ezberlemişim. Ben, vermeyi büyüklük sanmışım. O ise birlikte olmayı yeter görüyordu. Ben dünyamı önüne sermeye hazırlanırken, o elimi tuttu. “Yanıma gel,” dedi. Ne önümdeydi, ne arkamda… tam yanımda. Meğer gerçek sevgi; birinin önünde eğilmek değil, yan yana durabilmekmiş. Ve insan, doğru kişiyi bulduğunda dünyasını sermek istemiyormuş artık… Onu birlikte yaşamayı seçiyormuş. — mozsarac

Dünya Hâlâ Dönüyor

Resim
Birileri Dorothy Parker'ın ağzından şöyle bir söz uydurmuş: "Bugün 18 Nisan 2026. Ve evet, hâlâ dünya dönüyor. Şaşırtıcı değil mi? Ben de şaşırdım." Parker bunu söylemedi. Söyleyemezdi. Ama söylemiş olsaydı, muhtemelen tam da bu tonda söylerdi — o kuru, yorgun, kendini küçümseyen tonda. Ve işte bu yüzden söz tutunuyor; çünkü içinde bir gerçek var. Sahte alıntılar bazen gerçek alıntılardan daha dürüst olur. Çünkü onları üreten şey bir kişi değil, kolektif bir his. Ve his şu: devam etmek yorucu. Sabah gözlerini açıyorsun. Tavan aynı tavan. Işık aynı ışık. Telefon yine bir şeyler istiyor. Dışarıda bir yerlerde dünya dönüyor — bu bilgiyi kimse sormadan alıyorsun, kimseye sormadan veriyorsun. Dönüyor. Tamam. Peki? İşte tam bu "peki" sorusu, Parker'ın hayali sesinde saklı olan şey. O alaycılık aslında bir yorgunluk değil — bir uyanıklık. Dünya dönüyor ama biz bunu hissetmiyoruz. Hissetmememiz gerekiyor zaten; hissetsek baş dönmesinden düşerdi herkes. Ama bir ye...

"Sabahın Köründe

Resim
Sabahın körü diye küçümsediğimiz o saatler vardır ya… Aslında günün en dürüst zamanıdır. Dünya henüz rolünü takmamıştır yüzüne. Sokaklar yargılamaz, insanlar konuşmaz, telefonlar susar. Ve insan… en çok kendisiyle baş başa kalır. Belki de bu yüzden zor gelir o saatte uyanmak. Çünkü kaçacak hiçbir yer yoktur. Ne geçmişe sığınabilirsin tam olarak, ne de geleceğin bahanesine. Ortada, çıplak bir “şimdi” vardır. Ve o “şimdi” senden bir şey ister. Yaz diyen bir ses mesela… Düşün diyen, yüzleş diyen… Ya da sadece “sus ve hisset” diyen. Ama biz çoğu zaman o sesi bastırırız. Yorganı biraz daha çekeriz üstümüze. Biraz daha uyursak, sanki hayat da bekleyecek sanırız. Oysa hayat beklemez. Sadece sessizleşir. Ve en çok da sabahın köründe konuşur aslında. Biz duymayalım diye değil… Biz duymaya cesaret edemediğimiz için. Belki de mesele tembellik değildir. Belki mesele, o saatte kendimizden saklanamıyor oluşumuzdur. Çünkü, insan, en çok kendine yaklaştığında yorulur. En çok o zaman uyanmak ...

Uykusuzluğun diyeti

Resim
“Bana bir roman yazmak için yeterli zaman verin, size dünyanın tüm uykusuzluğunu vereyim.” der Virginia Woolf. Bu bir şikâyet değildir. Bu yazının kanla imzalanmış sözleşmesidir. Çünkü yazmak, masaya oturup kelime dizmek değildir. Yazmak; gecenin ortasında ansızın uyanmaktır. Bir cümlenin peşine düşüp sabaha kadar kendini kaybetmektir. Herkes uyurken zihnin ayakta kalmasıdır. Ve en kötüsü, insanın kendi içinden kaçamamasıdır. Hergün belki de geceleri askerde adeta 3-5 nöbetine kalkmaktır. Roman dediğin şey, kâğıt üzerinde ilerleyen bir hikâye değildir aslında. Roman, insanın kendine attığı bir kazıdır. Her sayfa biraz daha derine iner. Her paragraf biraz daha acıtır. Ve her karakter, yazanın içinden kopup gelen bir parçadır. Uykusuzluk burada başlar. Çünkü yazdıkça hatırlarsın. Hatırladıkça yüzleşirsin. Yüzleştikçe uyuyamazsın. Bir süre sonra gece ile gündüz yer değiştirir. Geceler düşünmenin, gündüzler hayatta kalmanın saatine dönüşür. İnsan kalabalığın içinde yürür ama aslında hâlâ...