Uykusuzluğun diyeti

“Bana bir roman yazmak için yeterli zaman verin, size dünyanın tüm uykusuzluğunu vereyim.” der Virginia Woolf. Bu bir şikâyet değildir. Bu yazının kanla imzalanmış sözleşmesidir. Çünkü yazmak, masaya oturup kelime dizmek değildir. Yazmak; gecenin ortasında ansızın uyanmaktır. Bir cümlenin peşine düşüp sabaha kadar kendini kaybetmektir. Herkes uyurken zihnin ayakta kalmasıdır. Ve en kötüsü, insanın kendi içinden kaçamamasıdır. Hergün belki de geceleri askerde adeta 3-5 nöbetine kalkmaktır. Roman dediğin şey, kâğıt üzerinde ilerleyen bir hikâye değildir aslında. Roman, insanın kendine attığı bir kazıdır. Her sayfa biraz daha derine iner. Her paragraf biraz daha acıtır. Ve her karakter, yazanın içinden kopup gelen bir parçadır. Uykusuzluk burada başlar. Çünkü yazdıkça hatırlarsın. Hatırladıkça yüzleşirsin. Yüzleştikçe uyuyamazsın. Bir süre sonra gece ile gündüz yer değiştirir. Geceler düşünmenin, gündüzler hayatta kalmanın saatine dönüşür. İnsan kalabalığın içinde yürür ama aslında hâlâ yazmadığı cümlenin içindedir. Bir bakarsın, bir kelime bütün gününü esir almış. Bir bakarsın, geçmişten bir anı, hiç izin almadan bugüne sızmış. İşte o zaman anlarsın: Yazmak bir yetenek değil, bir mahkûmiyettir. Ama garip olan şudur— Bu mahkûmiyetten kaçmak istemezsin. Çünkü her uykusuz gece, sana kendini biraz daha anlatır. Her bitmeyen düşünce, içindeki düğümü biraz daha çözer. Ve her yazılan satır, seni senden biraz daha eksiltirken, aynı anda yeniden artırır. Bu yüzden bir yazar zaman istemez aslında. Bir yazar, kendine katlanabileceği kadar karanlık ister. Ve sonunda şunu kabul eder: Bir roman bitmez. Sadece, yazar daha fazla uykusuz kalamayacak hale geldiğinde yarım bırakılır.

Yorumlar