Kayıtlar

Bir Takdir Belgesinden Fazlası...

Resim
. Askerliğimi yaparken rütbem asteğmendi. Görev yerim ise 5. Kolordu Merkez Kantini'nin muhasebesiydi. Henüz hayatın başında, üniversiteden yeni çıkmış genç bir maliyeci olarak kendimi bir anda büyük bir sorumluluğun içinde bulmuştum. Kantin Başkanımız Vural Albay, aynı zamanda Kolordu Karargâhı'nda görevliydi. Bu nedenle çoğu zaman başkan vekilliği görevi de bana kalıyordu. Bir yandan kantinin muhasebesini yürütüyor, bir yandan da idari işleri takip ediyordum. Bir süre sonra Kolordu Komutanı'nın bana duyduğu güven daha da arttı. Öyle ki, Marmara Askerî Kampı'nın muhasebesi de bana verildi. Artık iki ayrı birimin hesaplarını tutuyor, aylık bilançolarını ve kâr-zarar tablolarını hazırlıyordum. Bugün dönüp baktığımda kendi kendime hep şunu söylüyorum: "Bir insanın tek başına altından kalkabileceği işler vardır; bir de ancak iyi bir ekiple başarabileceği işler..." Ben şanslıydım. Çünkü yanımda işini seven, sorumluluk sahibi, birbirine güvenen mükemmel bir ekip v...

Bir Sonraki Adım

Resim
Altı ay oldu. Takvime bakınca kısa geliyor insana. Sadece altı yaprak düşmüş gibi... Ama işsiz geçen altı ay, normal zamanla ölçülmüyor. İlk günlerde insan umutlu oluyor. Telefon çalacak sanıyor. Gönderdiği özgeçmişlerin bir yerlerde karşılık bulacağını düşünüyor. Sabahları daha hızlı kalkıyor. Tıraşını oluyor. Ütülü gömleğini gitiyor. Çünkü içinde hâlâ yarınlara dair bir inanç taşıyor. Sonra günler geçiyor. Telefon daha az çalıyor. Sorular çoğalıyor. "Bir gelişme var mı?" "Bir haber çıktı mı?" "Ne oldu o görüşme?" Bir süre sonra cevap vermek zor geliyor. Çünkü anlatacak yeni bir şey kalmıyor. İnsan sadece bekliyor. Beklemek... Belki de hayatın en ağır yüklerinden biri. Çalışırken yorulduğumu sanırdım. Meğer insanı asıl yoran çalışmak değil, beklemekmiş. Beklerken düşünüyorsun. Düşündükçe geçmiş geliyor. Kaçırılan fırsatlar geliyor. Yapılan hatalar geliyor. Keşkeler geliyor. Gece uzuyor. bazen bitmiyor, Sabah geç geliyor. Ve bir gün...

Altı ay da doldu

Resim
Altı ay... Kâğıt üzerinde iki kelime. Yaşayan için ise bitmek bilmeyen bir bekleyiş. İnsan işsiz kalınca sadece gelirini kaybetmiyor. Önce telefonun sesini kaybediyor. Sonra sabahları kalkmak için duyduğu heyecanı. Ardından yavaş yavaş kendine olan inancını... Bir zamanlar aranan, danışılan, fikri sorulan biriyken, bir anda kimsenin aramadığı birine dönüşüyor. En acısı da bu. Yıllarını veriyorsun. Gençliğini veriyorsun. Sağlığından veriyorsun. Ailene daha iyi bir hayat kurabilmek için uykularından veriyorsun. Sonra bir gün anlıyorsun ki iş dünyasının hafızası yok. Dün alkışlanan insan, bugün unutulmuş bir dosya gibi bir kenara bırakılabiliyor. Altı aydır her sabah aynı umutla bilgisayarın başına oturuyorum. Her başvuruda kendimden bir parça gönderiyorum. Her sessizlikte biraz daha eksiliyorum. Kimse söylemiyor ama işsizlik insanın onuruyla da mücadele etmesidir. Bankadaki rakamlarla değil, aynadaki yüzüyle savaşmasıdır. Bazı geceler uyku tutmuyor. Tavanı seyrediyorsun. Saatin tik takl...

Selden Sonra

Resim
Yazlık, benim için huzurun adresiydi. Şehrin gürültüsünden uzaklaştığım, sabah kahvemi kuş sesleriyle içtiğim, geleceğe dair küçük hayaller kurduğum bir sığınaktı. O gün de sıradan başlamıştı. Gökyüzü kapalıydı ama kim bilebilirdi ki birkaç saat sonra hayatın akışı değişecekti. Önce yağmur hızlandı. Sonra yollar dereye dönüştü. Ardından suyun uğultusu duyulmaya başladı. İnsan bazen doğanın gücü karşısında ne kadar küçük olduğunu bir anda anlıyor. Dakikalar içinde yükselen sular, yılların emeğini, birikimini ve hatıralarını önüne katıp götürüyordu. En acısı ise arabamı seyretmekti. Yıllardır kullandığım, beni sevdiklerime götüren, nice yol arkadaşlığı yapan aracım suyun içinde sürüklenmeye başladı. Direksiyonunda değildim ama sanki ben de onunla birlikte sürükleniyordum. Bir süre sonra araç gözden kayboldu. Sonra haber geldi: "Pert olmuş." İki kelime... Ama bazen iki kelime insanın içine bir kaya gibi oturabiliyor. O gece uyuyamadım. Sonraki gece de... Gözlerimi...

Kahve Soğumadan...

Resim
İnsan neden yazar? Gerçekten anlatacak çok şeyi olduğu için mi? Yoksa içinde susturamadığı bir uğultu bulunduğu için mi? Sanırım çoğumuz ikinci sebepten yazıyoruz. Çünkü insanın içi bazen kalabalık olur. Kimse görmez ama içeride sürekli konuşan bir geçmiş vardır. Yarım kalmış cümleler… Geç kalınmış özürler… Söylenememiş kırgınlıklar… Yazı biraz da bunun içindir işte. Hayatın içinde yüksek sesle söylenemeyen ne varsa, kâğıda sessizce bırakılır. Bazıları yazmayı üretmek sanır. Oysa yazmak çoğu zaman saklanmaktır. İnsan kalabalığın içinde güçlü görünür, ama gece herkes uyuduktan sonra bir cümlenin içine sığınır. Bir kahve yapılır. Masaya oturulur. “Bu gece içimde ne varsa dökeceğim,” denir. Sonra saat ilerler. Kelimeler önce cesur gelir, ardından yorulur. İnsan bazen en doğru cümleyi tam yazacakken durur. Çünkü bazı gerçekler, insanın kendi gözünün içine bile ağır gelir. Ve tam o anda kahve soğumuştur. Hayatın garip tarafı da budur zaten… En sıcak duygularımızı anlatmaya çalışırk...

Kusursuzluğun Görünmez Çatlağı

Resim
Eskiden dükkânın kepengi ağır gelirdi, paslı metalin çıkardığı o dirençli ses içimi ısıtırdı. Şimdi akıllı sistemler, raporlar ve pürüzsüz işleyen süreçler arasında, kepenkler sanki kendiliğinden kalkıyor. Ama her şeyin bu kadar kolaylaştığı yerde, insan neden daha fazla yoruluyor? Göz kararı kahvenin tadı ile dijital terazinin hassas ölçüsü arasındaki o uçurum, aslında hayatın kendisidir. Gallup raporlarına baksanız, insanların işlerine neden bağlanmadığını yüzdelerle anlatırlar. Rakamlar soğuktur, mesafelidir. Onlar dükkândaki o derin sessizliği "sorunsuzluk" olarak kaydeder. Oysa kimseden ses çıkmaması, her şeyin yolunda olduğu anlamına gelmez; bazen herkesin o dükkândan ruhen çoktan çıktığı anlamına gelir. Mükemmellik, içinde insan nefesi barındırmayan bir cam fanus gibidir. İçerisi tertemizdir ama yaşanmaz. Bir hikâye yazarsınız, "daha iyi olsun" diye başkaları dokunur, düzeltir; sonunda ortaya çıkan metin hatasızdır ama size yabancıdır. Çünkü o metnin içindek...

Yarının yalanı

Resim
“Bugün 26 Nisan 2026. Ve ben hâlâ ‘yarın’ kelimesinin edebiyattaki en büyük yalan olduğuna inanıyorum.” – Franz Kafka (atıf/kurgusal) Yarın… İnsanın kendine attığı en şık kazıktır. Herkesin cebinde bir “yarın” vardır. Temiz, ütülü, kusursuz… Hiç kirlenmemiş. Çünkü hiç kullanılmamıştır. Bugün yapamadıklarımızı yarına devrederiz. Sorumlulukları, yüzleşmeleri, hatta sevmeyi bile… Sanki zaman bir banka ve yarın diye bir hesabımız varmış gibi. Oysa hayat nakit çalışır. Ve kasada sadece “bugün” vardır. Yarın dediğimiz şey çoğu zaman korkunun makyajlı halidir. “Hazır değilim” demenin daha kibar bir yolu. “Cesaretim yok” itirafının edebi versiyonu. Ve acı gerçek şu: Yarın gelmez. Gelen şey hep bugündür. Ama biz ona her seferinde başka bir isim takarız. Sonra bir bakarsın… Ertelediğin hayat, yaşamadan eskimiş. — Mozsarac