Hayat Üstüne…

Hayat, çok uzun sanılan aslında çok kısa; çok kolay sanılan aslında çok zahmetli ve engebeli bir yolculuktur. Ben bu yolculuğun en başlarında, fırtınalara karşı korumasız, çok çekingen, hatta utangaç bir çocuk gibiydim. Hayatın ritmine ayak uydurmakta bocalıyor, kendi gölgemden bile çekiniyordum. Sonra üniversite yılları geldi; o yıllar beni yavaş yavaş olgunlaştırırken özgüvenimi de adım adım büyüttü. Kendi ayaklarımın üzerinde durabildiğimi gördükçe her geçen gün kendine daha çok güvenen, geleceğe umutla bakan biri haline geldim. Ta ki o sert kırılma noktasına, iflas edinceye kadar... Bir anda rüzgar tersine döndü. O darbeden sonra yine o eski çekingen, omuzları çökmüş ve eskisinden çok daha fazla içine kapanık, kabuğuna çekilmiş birine dönüştüm. İnsan bir kez düşmeyegörsün; yeniden ayağa kalkana kadar geçen süre, en ağır sınavı oluyor. Zaman akıp gidiyor... Ve insan, durdurmayı hayal ettiği ama asla gücünün yetmediği o amansız zamanın koynunda beklemenin ne demek olduğunu ezberliyor. Hayatı öğreniyor, acıların ve sevinçlerin imbiğinden geçerek zamanın içinde ağır ağır olgunlaşıyor. Tüm bu umut etmeler ve sabırlı bekleyişler arasında paylaşmayı; paylaşırken de kendi kişisel beklentilerine yenik düşmemeyi öğreniyor insan. **Beklemenin** paylaşıma kattığı o pozitif değeri, zamanın getirdiği olgunlaşmayı birebir hissederken; zihni sürekli meşgul eden **beklentilerin** insanı nasıl depresif bir kısır döngüye, tükenmez bir kırgınlığa sürüklediğini yaşayarak kavruyor. Aynı kökten türeyen ama ruhumuzda birbirine tamamen zıt iklimler yaratan bu iki kelimenin arasında yoğrulup duruyoruz. Beklemek sabrı ve şükrü, beklenti ise hayal kırıklığını besliyor. Ve işte biz, tam da bu iki çizgi arasında yavaş yavaş olgunlaşıyoruz. Ve bu olgunlaşma serüveni hiç bitmiyor; bitmeyecek de... Son nefesimize, ölünceye kadar da devam edecek. *"Artık bu dünyada öğreneceğim bir şey kalmadı, her şeyi gördüm"* dediğimiz tam o anda bile yepyeni deneyimler, hiç tanımadığımız insanlar giriyor hayatımıza. Bize yeni dersler veriyor, yeni kapılar açıyorlar. Hayat bizi bir nakış gibi ilmek ilmek işlerken, farkında olmadan elimizdeki ip de gittikçe kısalıyor. Ancak hayat, ne kadar sert olursa olsun, asla umutsuzluğa düşmeyelim diye yanımıza bizi karşılıksız seven ailemizi ve öz dostlarımızı katıyor. Aynı zamanda sahte dostları, iyi gün arkadaşlarını da bir şekilde hayatımızdan ayıklayıp alıyor. Belki de onlar, rolü bittiği için zamanı gelince kendiliğinden eksilip gidiyor. Yine de ne yaşarsak yaşayalım, hangi yoldan geçersek geçelim asla unutmamamız gereken bir hakikat var: **"Asla yalnız değilsin ve sen istemediğin sürece seni asla yalnız bırakmayacak, ruhunu sarıp sarmalayacak sevenlerin var."** İşte bu yüzden, *"Her işte bir hayır vardır"* sözünü hayat defterinin ilk sayfasına, en görünen yerine özenle yerleştireceksin. O defteri her açtığında, her yeni güne uyandığında bu cümleyi bir kez daha okuyup zihnine ve kalbine özümseyeceksin. Yaşanan her kaygının, her kayıbın arkasında senin henüz göremediğin bir iyilik olduğunu bileceksin. Emin ol ki bu teslimiyet ve inanç, hayata daima pozitif bakmana, düştüğün yerden daha güçlü kalkmana ve gönlünden arzuladıklarını birer birer gerçekleştirmene en büyük dayanak olacaktır.

Bu yazı hoşunuza gitti mi?

Yeni yazılardan haberdar olmak için RSS beslemesini takip edin veya e-posta ile abone olun.

Yorumlar