Dost

# DOST Günlerden sıradan bir gündü. Sıradan bir cumartesi… Gerçi onun için pek de sıradan sayılmazdı. Çünkü tam on beş gün sonra ilk defa cebinde **elli lirası** vardı. Bu kez eve tamamen parasız gitmeyecekti. Gerçi cebindeki o elli lira da kendi parası değildi. Her zaman yardım istemeye yüzünün olmadığı, ama zor günlerinde kendisini hiç yalnız bırakmayan arkadaşı Ali'den borç almıştı. Aslında Ali'ye para istemek için gitmemişti. Sadece uğramış, biraz oturup konuşmuştu. Ali ise cebinden parayı çıkarıp zorla eline sıkıştırmıştı. “Al şunu ağabey, lazım olur.” İtiraz etmişti. “Yok Ali, gerek yok…” Ama Ali dinlememişti. “Sen şimdi bunu alma, eve nasıl gideceksin? Al, sonra konuşuruz.” İşte böyleydi Ali. İnsanın istemesine fırsat vermeden yardım edenlerden… Sonuçta cebinde elli lira vardı. Gerçi evde neredeyse her şey bitmişti. Ekmek… Çay… Şeker… Biraz peynir… Belki birkaç parça sebze… Elli lirayla ne kadarını alabilirdi, onu da bilmiyordu. Ama tamamen parasız eve gitmekten çok daha iyiydi. --- Tam **sekiz aydır işsizdi.** Daha önce de işsiz kaldığı olmuştu. Ama hiç bu kadar uzun sürmemişti. Sekiz ay… İnsanın hem cebini hem de sabrını tüketen bir zaman. Bir de üç aydır ödeyemediği yakıt parası vardı. Gerçi yakıt parasını yöneticinin hesabına yatırması gerekiyordu. Fakat apartman yöneticisi Mehmet Bey, ödemeyenleri ay ay takip ediyor, liste halinde apartmana asıyordu. Ve o listede üç aydır adı bulunan tek kişi kendisiydi. Allah'tan Mehmet Bey'i eskiden tanıyordu. Eski dükkânının komşusuydu. Onun iyi günlerini de biliyordu. Bir zamanlar işlerinin nasıl olduğunu, nasıl para kazandığını, çevresinde nasıl itibar gördüğünü… Üstelik Mehmet Bey, o yıllarda iyi bir müşterisiydi. Ali'nin dükkânından toptan mal alır, perakende satardı. O dönemlerde Mehmet Bey'in hiçbir ödemesi aksamamıştı. Ama hayat işte… Bugün borç veren, yarın borç arayabiliyordu. Şimdi ise yakıt parasını saymazsak Mehmet Bey'e başka hiçbir borcu yoktu. “İyi ki Mehmet Bey var.” diye geçirdi içinden. Biraz olsun rahatladı. --- Hava oldukça soğuktu. Akşam çöktükçe soğuk daha da artıyordu. Elli lirayı bozdurmadan eve götürmek için yürümeyi tercih etmişti. Otobüs parasına bile kıyamıyordu. O elli lira yarın evde yiyecek olacaktı. Zaten evi de çok uzakta değildi. Arkadaşının iş yerinden evine tempolu yürürse en fazla yarım saat sürerdi. Ama o soğuk yok muydu? İnsanın yüzüne tokat gibi çarpıyordu. Rüzgârla birleşince daha da acımasızlaşıyordu. Özellikle kulakları çok üşümüştü. Ellerini çıkarıp kulaklarını ovuşturdu. Paltosunun yakasını biraz daha kaldırdı. Sonra ellerini tekrar cebine sokup yürümeye devam etti. Aslında yürüdüğünün bile farkında değildi. Kafası o kadar doluydu ki… Borçlar… İşsizlik… Ev… Çocukların ihtiyaçları… Yarın… Öbür gün… Bir de üç aylık yakıt borcu… Bir an önce o listedeki adını sildirebilseydi ne kadar rahatlayacaktı. “Şu borcu da bir kapatsam, hiç olmazsa bu pazar rahat geçer.” diye düşündü. Gerçi aylardır doğru dürüst uyuyamıyordu. Geceleri herkes yattıktan sonra salonda oturuyor, sabaha kadar tavana bakıyordu. Bazen saatlerce tek bir noktaya dalıp kalıyordu. İşsizlik… Parasızlık… Çaresizlik… Hepsi üst üste geliyordu. Kendisini depresyona girmekten korkuyordu. Çünkü babası yıllar önce depresyona girmiş ve bir daha tam anlamıyla toparlanamamıştı. Eve kapanmıştı. Hayata küsmüştü. Kimseyle konuşmuyor, insanlardan uzak duruyordu. “Ya ben de babam gibi olursam?” diye düşünüyordu bazen. Bu düşünce onu daha da korkutuyordu. --- Neyse… Sonunda eve geldi. Bütün sıkıntılarına rağmen huzur bulduğu tek yere… **Evine.** Apartmanın dış kapısından içeri girdi. Bir an durdu. Apartman ne kadar temizdi. Her taraf yaprak dolu olmasına rağmen bahçe yine tertemizdi. Coşkun… Apartmanın görevlisi. Halk arasındaki tabirle kapıcı. Ama Ali onu hiçbir zaman sadece “kapıcı” olarak görmezdi. Herkese nasıl davranıyorsa ona da öyle davranırdı. Halini hatırını sorar, karşılaştığında selamlaşır, insan olduğu için değer verirdi. Coşkun da ona hep saygılı davranırdı. Araları iyiydi. Apartman kapısına geldi. Anahtarını çıkardı. Tam kapıyı açacakken gözü apartmandaki yakıt listesine takıldı. Birden durdu. **Adı listede yoktu.** Bir süre şaşkın şaşkın baktı. Sonra yüzünde buruk bir gülümseme oluştu. “Helal olsun Mehmet Bey'e…” diye düşündü. “Eski günlerin hatırına daha fazla mahcup olmayayım diye adımı listeden sildirmiş.” Bugün gerçekten güzel bir gün oluyordu. Önce cebine elli lira girmişti. Şimdi de üç aylık yakıt borcundan kurtulmuştu. Mehmet Bey'e teşekkür etmek için sabırsızlanıyordu. Ama önce bu işin ayrıntısını öğrenmeliydi. Coşkun'un ziline bastı. Kapıyı Coşkun açtı. “İyi akşamlar Ali ağabey, buyur.” Ali: “İyi akşamlar Coşkun. Şu yakıt parasını ödenmiş görüyorum. Mehmet Bey mi listeden adımı sildirdi?” diye sordu. Coşkun'un yüzü bir anda değişti. Başını öne eğdi. “Ne Mehmet Bey'i ağabey?” Ali şaşırdı. Coşkun devam etti: “Mehmet Bey sabah beni çağırdı. ‘Aidatını daha fazla ödeyemezsen seni icraya vereceğim. Burada gücün yetmiyorsa varoşlara taşınsın.’ dedi.” Bir an sustu. Sonra ekledi: “Öyle ağır konuştu ki… Çok gücüme gitti.” Ali'nin yüzü düştü. Coşkun devam etti: “Ben de dayanamadım. Senin gibi bir adama böyle yapılır mı dedim kendi kendime.” “Öğleden sonra izin aldım. Kardeşlerimin hepsini dolaştım.” “Onlardan 500 dolar topladım.” “Sonra sen göndermişsin gibi yakıt paranı yatırdım.” Coşkun cebinden makbuzu çıkardı. “Al ağabey… Bu da makbuzun.” --- Ali bir süre hiçbir şey söyleyemedi. Bir tarafta yıllardır tanıdığı… Eski müşterisi olduğu… İyi günlerinde yanında olan Mehmet Bey… Diğer tarafta ise kendisini yalnızca birkaç yıldır tanıyan apartman görevlisi Coşkun… Biri, parası olduğu için kendisine değer vermişti. Diğeri, parası olmadığını bildiği halde yanında durmuştu. Ali daha fazla dayanamadı. Coşkun'a sarıldı. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Çok sessiz bir sesle: **“Teşekkür ederim… Çok teşekkür ederim dostum.”** dedi. Coşkun da onu sımsıkı tuttu. O an ikisinin de söyleyecek fazla sözü yoktu. Çünkü bazı şeyler anlatılmaz. **Yaşanır.** --- O gün Ali bir şey daha öğrendi. Dostluk; aynı masada yemek yemek değildi. İyi gününde yanında görünmek değildi. Paran varken sana “ağabey” demek hiç değildi. Dostluk, senin cebindeki paraya değil, **yüreğindeki insana bakmaktı.** İnsanların gerçek yüzü, işler iyi giderken değil; **senin hiçbir şeyinin kalmadığı günlerde ortaya çıkıyordu.** Çünkü zengin zamanında etrafınızda yüz kişi olabilir. Ama zor gününüzde yanınızda kalan bir kişi varsa… **İşte o, dosttur.** Dostluk, yılların hesabıyla da ölçülmez. Bazen kırk yıllık tanıdığınız sırtınızı döner. Bazen birkaç yıldır tanıdığınız bir insan, hiç beklemediğiniz anda elinizden tutar. Bazen cebinizde para yoktur ama yanınızda insan vardır. Ve bazen insanın sahip olduğu en büyük servet de budur. **Çünkü gerçek dost, sizin iyi gününüzde sofranıza oturan değil; kötü gününüzde sofranıza ekmek getirendir.** O gün Ali'nin cebinde yine para yoktu. Ama artık kendisini fakir hissetmiyordu. Çünkü bazı insanların cebinde milyonlar olabilir… Ama yanında hiç dostu olmayabilir. Bazılarının ise cebinde sadece birkaç lira vardır. Ama gerektiğinde bütün kardeşlerini ayağa kaldıracak kadar **büyük bir yüreği** vardır. İşte zenginlik biraz da budur. **Dostluk, insanın cebindeki parayla değil, zor gününde yaptığıyla ölçülür.** Ve bazen… Hayatta sahip olduğunuz en büyük servet, **“Ben buradayım.” diyen bir dosttur.**

Bu yazı hoşunuza gitti mi?

Yeni yazılardan haberdar olmak için RSS beslemesini takip edin veya e-posta ile abone olun.

Yorumlar