Kayıtlar

Ağustos, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Hayat Üstüne…

Resim
Hayat, çok uzun sanılan aslında çok kısa; çok kolay sanılan aslında çok zahmetli ve engebeli bir yolculuktur. Ben bu yolculuğun en başlarında, fırtınalara karşı korumasız, çok çekingen, hatta utangaç bir çocuk gibiydim. Hayatın ritmine ayak uydurmakta bocalıyor, kendi gölgemden bile çekiniyordum. Sonra üniversite yılları geldi; o yıllar beni yavaş yavaş olgunlaştırırken özgüvenimi de adım adım büyüttü. Kendi ayaklarımın üzerinde durabildiğimi gördükçe her geçen gün kendine daha çok güvenen, geleceğe umutla bakan biri haline geldim. Ta ki o sert kırılma noktasına, iflas edinceye kadar... Bir anda rüzgar tersine döndü. O darbeden sonra yine o eski çekingen, omuzları çökmüş ve eskisinden çok daha fazla içine kapanık, kabuğuna çekilmiş birine dönüştüm. İnsan bir kez düşmeyegörsün; yeniden ayağa kalkana kadar geçen süre, en ağır sınavı oluyor. Zaman akıp gidiyor... Ve insan, durdurmayı hayal ettiği ama asla gücünün yetmediği o amansız zamanın koynunda beklemenin ne demek olduğunu ezberliy...

Dost

Resim
# DOST Günlerden sıradan bir gündü. Sıradan bir cumartesi… Gerçi onun için pek de sıradan sayılmazdı. Çünkü tam on beş gün sonra ilk defa cebinde **elli lirası** vardı. Bu kez eve tamamen parasız gitmeyecekti. Gerçi cebindeki o elli lira da kendi parası değildi. Her zaman yardım istemeye yüzünün olmadığı, ama zor günlerinde kendisini hiç yalnız bırakmayan arkadaşı Ali'den borç almıştı. Aslında Ali'ye para istemek için gitmemişti. Sadece uğramış, biraz oturup konuşmuştu. Ali ise cebinden parayı çıkarıp zorla eline sıkıştırmıştı. “Al şunu ağabey, lazım olur.” İtiraz etmişti. “Yok Ali, gerek yok…” Ama Ali dinlememişti. “Sen şimdi bunu alma, eve nasıl gideceksin? Al, sonra konuşuruz.” İşte böyleydi Ali. İnsanın istemesine fırsat vermeden yardım edenlerden… Sonuçta cebinde elli lira vardı. Gerçi evde neredeyse her şey bitmişti. Ekmek… Çay… Şeker… Biraz peynir… Belki birkaç parça sebze… Elli lirayla ne kadarını alabilirdi, onu da bilmiyordu. Ama tamamen para...

Yaşamaya çalışmak inatsa, inat da bir murat

Resim
# YAŞAMAYA ÇALIŞMAK İNATSA, İNAT DA BİR MURAT Çok şükür, son yedi yıldır hayatım biraz daha düzenli. İyi bir ailem var. Mutluyum diyebilirim. Gerçi öyle bal damlayan bir hayat da yaşamıyorum. Herkes gibi benim de kendime göre sıkıntılarım, hesaplarım, dertlerim var. Ama babamın yıllar önce söylediği bir söz vardır: **“Hayatta tek derdiniz para olsun.”** Çocukken bu söz bana çok saçma gelirdi. İnsan büyüdükçe anlıyor ki para, hayattaki en önemli şey değil. Sağlık… Huzur… Aile… Güven… Ve geceleri başını yastığa koyduğunda içinin rahat olması… Bunların hiçbirinin fiyatı yok. Ama yine de babamın o sözü, yıllar geçtikçe başka bir anlam kazandı. Çünkü bazı dönemlerde insanın bütün derdi gerçekten para oluyor. --- 2004 yılının sonlarıydı. İşlerim iyice bozulmuştu. Daha fazla borca girmemek için işimi tasfiye etmeye karar verdim. Kolay değildi. Yıllarca emek verdiğiniz bir işin kapısını kapatmak, sadece kepengi indirmek değildir. İnsan biraz da kendi hayatının bir bölümün...

CAĞIRTLAK KEBABINA AMAN DİKKAT!

Resim
# Geçenlerde, fabrikadaki arkadaşlarla akşam bir piknik yapalım dedik. Öyle uzun uzun planlar, programlar yapmadık. “Biraz et alalım, ateşi yakalım, iki lafın belini kıralım.” dedik. Ama iş Antep olunca, “iki şiş” diye başlayan işin nerede biteceğini kimse kestiremez. :))) Ateş yakıldı, mangal hazırlandı. Ve tabii ki Antep’in meşhur **cağırtlak kebabı** sahneye çıktı. Ciğerin kokusu daha mangalın başında insanın iradesini elinden alıyor. Bir tarafta közün üzerinde cızırdayan ciğer... Diğer tarafta sumakla ovulmuş soğan, bol maydanoz, yeşil biber, turp... Yanında da buz gibi ayran... İnsanın aklına diyet falan gelmiyor. Gelmemesi de normal zaten. O akşam tam **beş şiş** yedim. Evet, yanlış okumadınız… **Tam beş şiş!** Normalde iki şiş yiyip kalkmam gerekirken, üçüncü şişte “Son olsun.” dedim. Dördüncü şişte “Ne olacak canım, kırk yılda bir…” diye kendimi kandırdım. Beşinci şişte ise artık vicdan sustu, ciğer konuştu. :))) Ama insan bazen bile bile lades oluyor. Ben d...

Delik Ayakkabı

Resim
Hava kapanmıştı. Gökyüzü, şehrin üzerine ağır ve karanlık bir örtü sermişti. Mesai bitmişti ama gün bitmemişti onun için. Günün bütün yorgunluğu omuzlarında, cebinde birkaç bozukluk, aklında ise tek bir düşünce vardı: **Bir an önce eve gitmeliyim.** Çocuklarının sesi geliyordu aklına. Eşinin kapıyı açtığında yüzünde beliren o sıcak tebessüm... İnsan bazen dünyada sahip olduğu her şeyi tek bir evin içinde bırakır. O ev de onun için öyleydi. Dışarıda ne yaşarsa yaşasın, kapıdan içeri girdiğinde hayatın bütün yükünü bir kenara bırakabileceğine inanıyordu. Yağmur hızlandı. Önce pardösüsünü ıslattı. Sonra saçlarını... Sonra yüzünü... Ama aslında yağmur sadece üzerine yağmıyordu. İçine de işliyordu. Her adımında ayakkabısının içine dolan soğuk suyu hissediyordu. Tabanı çoktan delinmişti. Ayakkabı olmaktan çıkmıştı artık. Yoksulluğun değil belki ama hayatın insanı nasıl yavaş yavaş tükettiğinin sessiz bir kanıtıydı. Bir süre daha yürüdü. Sonra durdu. Bu halde eve kadar g...

Otuzbeş Yıl

Resim
OTUZ BEŞ YIL Bugün evliliğimizin 35. yılı. İnsan 35 yılın nasıl geçtiğini düşününce, aslında geçenin sadece zaman olmadığını anlıyor. Birlikte yaşlanmışız. Gençliğimizi, telaşlarımızı, umutlarımızı, kırgınlıklarımızı, sevinçlerimizi bıraktık yılların içine. Çocuklarımız büyüdü. Biz değiştik. Hayat değişti. Bazı insanlar hayatımıza girdi, bazıları çıktı. Bazıları yanımızda sandık, uzaklaştı. Bazıları hiç ummadığımız anda yanımızda kaldı. Biz kaldık. Her şey güzel olduğu için değil. Bazen güzel olmadığı halde. Evlilik biraz da budur zaten. Sadece iyi günlerde birbirinin elini tutmak değil; hayat ağırlaştığında o eli bırakmamaktır. 35 yıl boyunca birbirimizi her zaman anlamış olmayabiliriz. Her zaman aynı şeyi istememiş, her zaman aynı pencereden bakmamış olabiliriz. Kırıldığımız, sustuğumuz, birbirimize uzak düştüğümüz zamanlar da olmuştur. Ama bütün bunların sonunda yine aynı evin ışığına, aynı sofraya, aynı hayata döndük. Bugün geriye baktığımda şunu anlıyorum: Aşk, gençken ...

Taş Kâğıt Makas — Alice Feeney

Resim
Taş Kâğıt Makas — Alice Feeney Bu kitap bana göre daha karanlık. Çünkü burada mesele yalnızca bir cinayetin çözülmesi değil. Bir evliliğin içinde iki yabancının nasıl yıllarca birlikte yaşayabildiği. Adam ve Amelia'nın ilişkisine baktıkça insan şunu düşünüyor: Bir evlilik ne zaman biter? İnsan evden ayrıldığında mı? Başka birine âşık olduğunda mı? Yalan söylediğinde mi? Yoksa aynı evde yaşamaya devam edip birbirine karşı hiçbir şey hissetmediğinde mi? Kitabın beni en çok rahatsız eden tarafı bu. Çünkü burada sevginin yokluğu kadar güvenin yokluğu da var. İki insan birbirine bakıyor ama birbirini göremiyor. Birbirleriyle konuşuyor ama aslında birbirlerine hiçbir şey söylemiyorlar. Ve mektuplar ortaya çıktıkça anlıyoruz ki bazı evlilikler kavga ederek değil, sessizce çürüyerek bitiyor. Feeney'nin yüz tanıyamama durumunu kullanması da oldukça başarılı. Çünkü bu yalnızca tıbbi bir ayrıntı değil; kitabın sembolü gibi. Bir insanın yüzünü tanıyamamak başka, gerçek yüzü...

Kocamın Karısı — Alice Feeney

Resim
Kocamın Karısı — Alice Feeney Bu kitap bana göre bir cinayet hikâyesinden çok, insanın kendine bile itiraf edemediği taraflarıyla ilgili. Feeney'nin en başarılı yaptığı şey, okura sürekli bir şüphe bırakması. Kim doğru söylüyor, kim yalan söylüyor, kim kurban, kim suçlu? Bir süre sonra bu soruların bile anlamı kalmıyor. Çünkü herkesin bir sırrı var. Ama kitabın zayıf tarafı da burada başlıyor. Bazen yazar, okuru şaşırtmak için karakterlerin psikolojisini ikinci plana atıyor. Olayların gizemini korumak adına bazı davranışlar fazla kurgulanmış hissi veriyor. Yani karakterler zaman zaman gerçekten böyle davranan insanlar olmaktan çıkıp yazarın kurduğu oyunun taşlarına dönüşüyor. Benim için kitabın asıl meselesi cinayet değil: İnsan sevdiği kişiyi ne kadar tanır? Bir insanla aynı yatağı paylaşabilirsin. Yıllarca aynı evde yaşayabilirsin. Onun sesini, yürüyüşünü, alışkanlıklarını ezbere bilebilirsin. Ama zihninin içinde ne olduğunu bilemezsin. Belki de evliliklerin en büyük ya...

Neden Ben?

Resim
Neden Ben? Hayatta bazı anlar vardır. O an yaşadığınız olayın sadece acısını görürsünüz. Öfke duyarsınız, üzülürsünüz ve istemeden de olsa içinizden şu cümle geçer: "Neden ben?" Geçtiğimiz aylarda yaşadığım sel felaketinde ben de tam bunu yaşadım. Sitemizde yaklaşık 200 araç vardı. Bunların yalnızca 20 kadarı zarar gördü. Pert olan araç sayısı ise sadece 5-6 idi. Benim aracım da o araçlardan biriydi. İşin ilginç tarafı, pert olan araçlar içinde piyasa değeri en düşük araçlardan biri benimkiydi. İlk düşündüğüm şey şuydu: "Bunca araç arasından neden benimki?" Oysa o otomobil bizim için sadece bir ulaşım aracı değildi. 2013 model Opel Astra'ydı. Sadece 65.000 kilometredeydi. Boyası yoktu, değişeni yoktu. Yaşına göre neredeyse koleksiyonluk denecek kadar temizdi. Sadece tamponunda birkaç küçük çizik vardı. Onu satmaya kalksak belki 700-750 bin TL civarında bir değeri vardı. Fakat ikinci el piyasasının durgunluğu nedeniyle istediğimiz fiyata kısa sürede s...

Yazmak... İçimizde Biriken Hayatın Sesi

Resim
Yazmak... İçimizde Biriken Hayatın Sesi "Yazmak, aslında hiçbir zaman yazmamış olmayı dilerken yapılan bir eylemdir." — Franz Kafka Bazen düşünüyorum... İnsan neden yazar? Mutlu olduğu için mi? Hayır. Çoğu zaman insan, içinde taşıdığı bir şeyi susturamadığı için yazar. Bazı duygular vardır; anlatmaya kalksan kelimeler yetersiz kalır. Bazı kırgınlıklar vardır; paylaşsan bile kimse tam olarak anlayamaz. Bazı yalnızlıklar vardır; kalabalıkların içinde bile insan kendisiyle baş başa kalır. İşte o zaman kalem devreye girer. Yazmak biraz da kendinle konuşmaktır. Kimseye söyleyemediğin cümleleri kendine itiraf etmektir. Geçmişinle hesaplaşmak, bugünü anlamaya çalışmak, yarına küçük bir umut bırakmaktır. Bazen yazdığın bir cümleden sonra pişman olursun. "Keşke bunu hiç yazmasaydım" dersin. Çünkü yazmak, insanın sakladığı kapıları açar. Gösteremediği yaralarını görünür hale getirir. Güçlü durmaya çalıştığın yerde, aslında ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatır. Am...