RADYOLU BİR ANI
(Radyolu Bir Anı)
Akşamüstleri radyoyla başlardı evde hayat.
Televizyon yoktu ya da açılsa bile
esas ses radyonunkiydi.
Kahverengi, ahşap bir kutu.
Üstünde döner bir düğme,
içinde cızırtılı bir dünya.
Babam radyonun başına geçerdi.
Düğmeyi çevirirken
başka bir şehre bağlanır gibi ciddiydi.
Frekans tutunca
oda biraz sakinleşirdi.
Haberler dinlenirdi önce.
Kimse konuşmazdı.
Sonra bir şarkı girerdi araya.
O şarkılar hep yarım kalırdı sanki.
Tam alışırken biterdi.
Ben radyoya değil,
o anlara bakardım.
Sigara yakılır,
kül tablası masaya çekilirdi.
Radyo susmazdı,
biz susardık.
O zamanlar bunun adı alışkanlık değildi.
Ev düzeniydi.
Hayatın akışıydı.
Kimse sorgulamazdı.
Yıllar sonra fark ettim:
Her akşam aynı saatte susmayı öğrenmişim.
Beklemeyi, ertelemeyi,
bir şeyleri sonra yapmayı.
İşlerimi hep son ana bırakmamın
bir sebebi vardı belki.
Zaman, benim için hep
radyodaki şarkılar gibiydi:
Gelir, cızırtıyla geçer, biterdi.
Bir gün eski bir radyo gördüm bir vitrinde.
Aynı model.
Aynı düğme.
Elimi uzatmadım.
Bazı sesler olduğu yerde kalsın istedim.
Sonra çocuklarım geldi aklıma.
Akşamları ne dinliyorlar?
Neye alışıyorlar?
Bir akşam radyoyu açmadım.
Sessizlikle oturdum.
İlk kez rahatsız oldum.
Sonra alıştım.
Şimdi biliyorum:
İnsan sadece seslere değil,
sessizliğe de alışıyor.
Ve alışkanlık dediğimiz şey,
bazen bir radyo gibi…
Açık kaldığında
bütün evi dolduruyor,
kapattığında
insanı kendisiyle baş başa bırakıyor.
Yorumlar