Aslında üstün zekalısınız

ASLINDA ÜSTÜN ZEKÂLISINIZ Bize çok erken yaşlarda bir şey öğretildi: Haddimizi bilmek. Bir kâğıdın üzerindeki rakamla tanımlandık. “İyi”, “orta”, “zayıf” diye ayrıldık. Ve çoğumuz, aklımızın sınırlarını bir sınav kâğıdının kenarında bırakıp çıktık hayata. Kimse bize şunu söylemedi: Zekâ, ölçülen bir şey değildir. Zekâ, uyanandır. Yıllar sonra bilim, gecikmiş bir itiraf gibi konuştu. İnsan beyninin sandığımız kapasitesinin büyük bölümü, daha yeni yeni anlaşılmaya başlandı. Bildiğimizi sandıklarımız, bilmediklerimizin yanında cılız kaldı. Oysa biz, kendimizi çoktan küçültmüştük. IQ dediler adına. Bir sayı verdiler. Sanki kaderdi. Oysa o sayı, yalnızca bir anın fotoğrafıydı; hayatın tamamı değil. Bugün biliyoruz ki zekâ sabit değildir. Öğrenir, değişir, büyür. Genler bir yere kadar söz sahibidir; gerisi çevre, emek, cesaret ve meraktır. Her birimizin içinde birden fazla akıl yaşar. Kimi kelimelerde nefes alır, kimi notalarda, kimi elleriyle düşünür, kimi insanlara dokunarak anlar dünyayı. Bazıları kalabalıkları yönetir, bazıları kendi iç sessizliğini… Ve bunların her biri, zekânın başka bir yüzüdür. Beyin, sanıldığı gibi yaşlandıkça körelmez. Doğru kullanıldığında derinleşir. Her saniye yeni yollar açar, yeni bağlar kurar. Yeter ki ona inanalım. Yeter ki “ben yapamam” cümlesini dilimizden düşürelim. Doğada öğrenmek, bakarak olur. Yavru ördekler annelerini izler. İnsan da böyledir. Kimi örnek aldığınız, kim olacağınızı fısıldar size. Da Vinci’ye bakarsanız merakı öğrenirsiniz. Shakespeare’i okursanız kelimelerin kalbi olduğunu anlarsınız. Mandela’yı izlerseniz, zekânın bazen susarak konuştuğunu fark edersiniz. Ve sonra… Bu topraklardan bir akıl geçti. Mustafa Kemal Atatürk. O, yalnızca bir asker ya da bir devlet adamı değildi. O, ezberi bozan bir dâhiydi. Zekânın kader olmadığını, aklın milletlerin yazgısını değiştirebileceğini gösterdi. Cephede strateji kurarken de, harfleri değiştirirken de, eğitimi yeniden inşa ederken de aynı şeyi yaptı: İnsana kendi aklına güvenmeyi öğretti. Atatürk’ün büyüklüğü yalnızca kazandığı savaşlarda değil; yenilmiş, yorgun bir millete “Düşünebilirsin, anlayabilirsin, değiştirebilirsin” demesindeydi. En büyük devrimi, insan zihninde yaptı. Da Vinci’yi büyük yapan şey de buydu aslında. Yalnızca zekâ değil; bitmeyen bir merak, sabır ve sormaktan vazgeçmeyen bir ruh… Dâhilik, bir armağan değil; ısrarlı bir yolculuktu. Belki de sorun, yeterince zeki olmamanız değildi. Belki sorun, size yıllarca küçük düşünmenin öğretilmiş olmasıydı. Bir sayı verdiler. Bir etiket yapıştırdılar. Ve siz, o rakamın dışına çıkmamayı erdem sandınız. Oysa içinizde hâlâ dokunulmamış bir akıl duruyor. Sorulmamış sorularla, yürünmemiş yollarla, ertelenmiş cesaretlerle… Zekâ, seçilmişlerin ayrıcalığı değil; uyanmayı göze alanların sorumluluğudur. Ve belki de hayatınızda ilk kez, içtenlikle şunu söylemenin zamanıdır: Aslında ben sandığımdan çok daha fazlasıyım.

Yorumlar